Image

14 Mart Tıp Bayramında Kasaba Doktorundan Trajıdram ve Trajıkomik Tıp Öyküleri

NİKOTİN KURBANLARI

Pomak İsmail ağa, Uzunköprü'nün bir köyündendi. 1974 haziranında bana muayeneye gelmişti. Altmış beş yaşındaydı ve yürümesini engelleyen baldır ağrılarından şikayetçiydi. "Biraz hzlı yürüyünce baldırlarına bıçak saplanır gibi giren ağrılarla, durmak zorunda" kalıyormuş. Muayeneye koyuldum; her iki bacak soğuk ve soluktu. Sağ bacak atardamarının nabzı çok zor alınıyordu ve baş parmağında morartı başlamıştı. Bu, tipik bir Leo-Burger { Endartrit obliteran ) vakasıydı. Kaç yıldır ve günde kaç paket sigara içtiğini sordum. Günde ortalama iki paket sigara tüketiyormuş ve kırk yıllık tiryakiymiş.

"Bak İsmail ağa; sağda daha fazla olmak üzere, iki bacağının da damarlarında tıkanma başlamış. Sebebi sigara zehri, yani nikotin... Bunun sonucu ayaklarında kuru kangren başlar ve ayaklarını kaybedersin. Bacağın kesilmeden kurtulamazsın. Sigarayı bırakmaya söz verirsen, yazacağım ilaçla bacaklarını kurtarırım. Sigarayı bırakmazsan yapacağım bir şey yok" dedim, İsmail  Ağanın suratı asıldı, ani bir hareketle cebinden çıkardığı sigara paketini masanın üzerine fırlattı ve gözlerimin içine baka baka "Bu iş burada bitti doktor bey, bu meret bana ayaklarımdan daha gerekli değil, sen reçeteni yaz" dedi. Dört kutu Ronicol Retard tableti yazdım ve bu ilacı tarifim üzere üç ay kullandıktan sonra kontrole gelmesini salık verdim. Gününde kontrole geldi; yalnız ayaklarının değil, yüzünün de rengi değişmiş, başparmağındaki morluk ve ağrı kaybolmuştu. "Ağrısız yürüyebiliyor, hatta koşabiliyorum" diyordu İsmail ağa; bacaklarını kurtarmıştı. Dozunu ayarladığım ilaçlarını bir süre daha kullanmasını önerdim, gitti... Uzun süre İsmail ağayı görmedim. Emekli olduktan sonra 1976 yılında Edirne'den ayrıldım. Yıllar sonra İstanbul'daki muayenehaneme İsmail ağanın köyünden bir hasta geldi. Ağanın durumunu sordum, "çok iyi amma, gencecik oğlu babasını dinlemedi ve sigara içti. Sonunda bir bacağını kestiler, şimdi koltuk değneğiyle geziyor" dedi. Üzülmüştüm. Ailevi, kalıtsal bir atardamar daralması, İsmail ağa ailesinde ilk kurbanını vermişti...

GÖKTE ARAKEN YERDE BULDUM

Edirne'de görev yaptığım 22 yıl boyunca ( 1954 -1976 ), Edirne tarihiyle biraz ilgilenmiştim. Edirne, tarihinin en karanlık günlerini 1912-1913 Balkan harbinde yaşamıştı. İttihat ve Terakki Partisinin politikaya bulaştırdığı kahraman ordumuzda birlik bozulmuş ve barbar düşman sürüleri ancak Çatalca önlerinde durdurabilmişti. Selanik'i savunmakla görevli kolordunun kumandanı Arnavut Tahsin paşa, silah atmadan şehri Yunan kuvvetlerine teslim etmiş ve Yunanistan'a sığınmıştı. Işkodra kalesini sonuna kadar savunmaya kararlı genç kolordu kumandanı Ali Rıza Paşa savunmanın on beşinci gününde suikaste kurban gitmiş, kalleşçe şehit edilmişti. Sırplardan, Arnavutluk kralı yapılacağı vaadini alan Arnavut Esat Toptani paşa evinde yemeğe davet ettiği Ali Rıza Paşa'yı sırtından vurdurtarak şehit etmiş ve Işkodra ertesi gün düşmüştü, Işkodra'nın düşmesiyle serbest kalan Sırp orduları Bulgarlarla birlikte Edirne'ye çullanmıştı. Balkan harbi boyunca milletçe yüzümüzü güldüren başlıca iki başarımız olmuştu.

1-Denizde: Yarbay Rauf bey - Rauf Orbay

Hamidiye kruvazörüyle Pire limanını ve Yunan Adalarını topa tutmuş ve Draç limanında cepheye gitmek üzere bekleyen asker yüklü Sırp gemilerini batırmış, düşman cephesine dehşet salmıştı. Peşine düşen Yunan ve İngiliz harp gemilerini atlatarak Kaş'ın Kale bucağı Draçağız körfezinde, hiç yara almadan iki ay gizlenmişti. Dünya deniz savaşları tarihinde, en başarılı modern korsan savaşı olarak geçen bu başarı Rauf Bey'e "Hamidiye kahramanı" olarak haklı bir şöhret kazandırmıştır.

2-Karada : Mehmet Şükrü Paşa'nın Edirne Müdafaası

işkodra kalesinin düşmesiyle serbest kalan Sırp ordularının katılımıyla güçlenen düşman kuvvetleri Edirne üzerine çullanmış ve şehrin savunma tabyalarını 155 gün - beş ay beş gün- yoğun top ateşine tutmuştu. Başta Selimiye camii olmak üzere tarihi abidelerimizi top ateşiyle tahribe yönelen düşman saldırıları ve şehirde başlayan kıtlık, ekmek yerine süpürge otu tohumundan yapılan nesneyi yemek zorunda kalan halk arasında baş gösteren ölümler cephane sıkıntısı olmayan Şükrü Paşa'yı yüz elli beşinci gün teslim olmaya zorlamıştı. Şükrü Paşa'nın 26 mart 1913 günü şehre giren Bulgar kuşatma orduları kumandanı general lyvanof tarafından alınan kılıcı, bir gün sonra Edirne'ye gelen Bulgar kralı Ferdinand tarafından "Bir yanlışlık olmuş, özür dileriz," sözleriyle ve askeri törenle kendisine iade edilmişti.

Sofya'ya götürülen Şükrü Paşa, Kral Ferdinand tarafından emrine tahsis edilen özel otomobil ve bir yaverle Splandit otel'de altı ay, esir olarak değil, adeta soylu bir misafir gibi ağırlanır. Bu süre sonunda, Şark ekspresine bağlanan özel bir vagonla Kral tarafından İstanbul'a yolcu edilir, istanbul'da gördüğü muamele hayal kırıcıdır. Devrin Ittihat-Terakki hükümetince hemen emekliye şevkedilir. Bu hüzün içinde zatürreye yakalanan paşa, I. Cihan Harbi ortasında 5 haziran 1916 tarihinde vefat eder, zamanın hükümetince kadir ve kıymeti ancak musalla taşında bilinen Şükrü Paşa'nın cenazesi milli bir törenle Mevlana kapı Merkez Efendi mezarlığında toprağa verilir ve devrin padişahı Sultan Reşat tarafından Paşa'nın şanına layık, görkemli bir mezar yaptırılır.

Edirne'de görev yaptığım günlerde, Şükrü Paşa'nın mezarının on üç bin şehit evladının yattığı Edirne'de değil de İstanbul'da oluşu beni hüzünlendirmişti. Edirne'nin şanlı müdafii Şükrü Paşa Edirne'de yatmalıydı. Emekli olunca istanbul'a yerleşmeyi düşünüyordum. O zaman, Paşa'nın hayatta kalan varislerini, torunlarını arayıp bulmak ve onların rızasını almak suretiyle, Edirne kahramanının mezarını Edirne'ye nakletmek fikri bende bir tutku haline gelmişti. Paşa'nın soyundan kalanları araştırmaya koyuldum. 1981 ekiminde Romen Karpati gemisiyle, orta Avrupa'yı Tuna yoluyla dolaşmak üzere bir gezi planlamıştık. Gemide kamara numarasına göre isimler okunurken "Gönül Edirne" ismi dikkatimi çekti. Geziye ayrı bir grupla katılan bir hanımdı; yanına yaklaştım ve "Ben Edirne'de uzun süre görev yaptım, yerli aileleri az çok tanırım, kimlerdensiniz ?" soruma, "Ben Edirne'li değilim, Edirne müdafii Şükrü Paşa'nın geliniyim" cevabını alınca, "Hanımefendi, ben sizi gökte ararken yerde buldum, ben Paşa'ya büyük saygı duyan bir hayranıyım; Paşa hakkında sizden bilgi almak istiyorum" dedim; "Mesela, paşanın meşhur tarihi kılıcı ve Paris'ten gönderilen, yüzlerce Fransız senatörü, generali ve ünlü yazarların imzalı takdir ve tebriklerini içeren "Altın kitap", gibi hatıra eşyalarını evinizde mi muhafaza ediyorsunuz? Onları görebilir miyim?" diye sordum. Aldığım cevap olumluydu. Kandilli'deki yalılarının adresini ve telefon numarasını verdi. Aıtık düşüncelerimi tatbik ümidi doğmuştu.

BALKAN HARBİNDE, EDİRNE MÜDAFİİ ŞÜKRÜ PAŞA’NIN ANIT MEZARININ YAPILIŞINDAKİ ÇABALARIM

Tuna gezisinden İstanbul'a dönüşte Gönül Edime hanımdan ziyaret için telefonla randevu aldım ve tarihçi yazar dostum Cemal Kutay'la birlikte yalıya gittik. Paşa'nın özel bir bölümde muhafaza edilen hatıra eşyalarını inceledikten sonra "Hanımefendi, zamanın seyri içinde bu kıymetli tarihi hatıra eşyalar kaybolabilir, bunların muhafazası için en uygun yer Edirne garnizonunda, Tümen karargahında ayrılacak özel bir köşedir. Hatta Paşa'nın mezarı İstanbul'da değil Edirne'de, müdafaada şehit düşen evlatlarının yanında olmalıdır; siz izin verirseniz, yetkililer nezdinde teşebbüse geçebilirim" dedim. Üstat Cemal Kutay da beni destekledi. Muvafakat alınmıştı. Hemen ertesi gün Edirne'ye yollandım; 3. Mekanize Tümen komutanı Kayhan Onur paşaya durumu açtım. Çok memnun oldu ve "Siz, Şükrü Paşa'nın gelinini ve torunlarıyla bu kıymetli tarihi hatıra eşyaları getireceğiniz günü kararlaştırın, bana telefonda bildirin, bir subay refakatinde özel araç gönderir sizi aldırırım" dedi.

Kararlaştırılan 16 nisan 1983 günü Paşa'nın gelini Gönül Edirne ve torunlarıyla birlikte Tümenden gönderilen bir askeri pikapla hatıra eşyayı Edirne'ye götürdük. 0 gün Orduevinde misafir edildik. Ertesi gün - 17.4.1983 -  yazılı ve görsel medyanın hazır bulunduğu büyük bir törenle özel kılıç, altın kitap ve dürbünden oluşan tarihi emanetler Kayhan Paşa'nın Tümen karargahında hazırlattığı özel köşeye yerleştirildi. Ayrıca, Edirne'de yapılacak anıt-mezarın bitiminden sonra Paşa'nın İstanbul'daki mezarının nakil işine girişileceği bildirildi.

Anıt-mezarın projesi tamamlanıp bir sene sonra temeli atılmış, fakat Tümen komutanı Kayhan Paşa'nın Genel Kurmay personel Dairesi Başkanlığı'na atanıp ayrılmasıyla inşaat durmuş. 14 sene sonra, Edirne'de göreve başlayan, 3.Mekanize Tümen Kumandanı Çetin Erman ve 54. Mekanize Piyade Tugay komutanı enerjik Zafer Özer paşalar anıt-mezar işini tamamlamayı üstlenmişler ve 4 ay gibi kısa bir sürede olağanüstü bir gayretle örnek bir eser sergilemişler. Şükrü Paşa'nın savunmayı yönettiği Kıyık tabyasının bulunduğu tepeyi yemyeşil, halka açık bir park { Şükrü Paşa Parkı) haline getirip ortasına anıt-mezarı dikmişler... bir yanında da şehitler çeşmesiyle...

Mezarın İstanbul'dan nakil günü ve anıtın açılış töreni günü tespit edilmiş fakat davet için paşa'nın hayatta olan aile fertlerinin isim ve adresleri bilinmiyormuş. Bu iş için Edirne kültür müdürü can dostumuz Gür Karasu görevlendirilmiş. Ona gerekli bilgiyi verdim. Kararlaştırılan günde orduevinde toplandık. 25 temmuz 1998 cuma günü Şükrü Paşa'nın İstanbul'dan getirilen tabutu dini merasimle anıt-mezara yerleştirildi, 27 temmuz 1998 pazar günü de Paşa'nın heykeliyle taçlandırılan anıt-mezarı, görkemli bir askeri törenle açıldı. Tören esnasında; bu eserde büyük emeği olan Tugay komutanı Zafer Özer Paşa'ya "Sayenizde çok şükür bu günü de görebildim, sizi tebrik ederim" dedim, Paşa da "Bu kutlu olayda ilk kıvılcımı siz çaktınız" diyerek kadirşinaslığını ifade etti.

Bir hayalim, bir tutkum gerçekleşmişti ve kahraman Şükrü Paşa şehit evlatlarının yanında, özlediği gerçek ruhsal huzura kavuşmuştu.

Ruhu şad olsun...

BANDIRMADAN SIRTTA GELEN HEDİYE KUZU

1953 mayısında Cerrahpaşa İntaniye Kliniği'nde asistan olarak işe başladım. Devraldığım beş hastadan biri 16 yaşında Bandırmalı bir çoban çocuktu. Meningoensefalit teşhisiyle yatırılmış, ve Nöroloji servisiyle yapılan konsültasyon sonucu verilen ilk tedaviyle hastanın durumunda pek bir değişim olmamıştı. 0 günlerin harika ilaca Kloranfenikolu bu hastamda denemeye karar verdim. Özel olarak sağladığım bu ilaçla tedaviye koyuldum. Hastamda süratli bir iyileşme başladı. Genel durum düzeldi. Sevinçli baba, iyileşen oğlunu hastaneden çıkarmak üzere bir kuzuyu sırtlayıp Bandırma'dan vapura atlamış. Sirkeci'den Cerrahpaşa'ya omuzundaki kuzuyla yaya gelmiş. Hoca önde, biz dört çömezi arkada, sabah vizitinden çıkarken Hoca'nın gözü, omuzundaki kuzuyla kapıda bekleyen, sakallı ihtiyara takıldı. Hoca'nın "Kimi bekliyorsun baba?" sorusuna ihtiyar, safiyâne, "Doktor Muzaffer bey'e geldim beyim" dedi. Önce ihtiyarı süzen Hoca bana döndü ve "Bu kuzu bana değil sana gelmiş vay, vay, vay..." deyip bir göz kırptı. Yanımda yürüyen asistan arkadaşım Suat Vural da kulağıma eğildi ve "Ulan bana kafeste kuş, sana kıvırcık kuzu... adaletin bu mu dünya." tekerlemesini patlattı. Kuzuyu komşumun avlusunda kurban bayramına kadar besledim. Bu, asistanlığım süresince kestiğim ilk ve son kurban ve yediğim en lezzetli kurban eti oldu...

SAMİ ZAN DOKTORUM TRAJI KOMİK SÜNNET SERÜVENİ

Sami ile dostluğumuz 1940'da başladı. Yurdumuzun tek Tıp Fakültesi olan İstanbul Tıp Fakültesi'ne kaydımızı yaptırmıştık.

Sağlık Bakanlığı'na bağlı 11 yatılı Tıp Talebe Yurdundan Hasan Paşa Konağı adıyla bilinen Beyazıt'taki ahşap 3 katlı Tıp Talebe Yurdu'nda barındırılıyorduk. 6 yıllık eğitim ve barındırma karşılığı, Sağlık Bakanlığı'na 4 yıllık zorunlu hizmet yüklenmiştik. Fakültedeki 4 yılımızdan sonra Sami Zan'ı bir seminercilik tutkusu sarmıştı. Seminerlerindeki baş mevzu "Evlenme Zamanı" idi. Sami Zan, hekim çıkar çıkmaz evlenmek taraftarı idi. Benim de içinde bulunduğum karşı grup, ihtisas yaptıktan sonra evlenmeyi savunurdu. Sami'nin dayanağı şu idi: En yoksul ilçenin hükümet hekimliğinde görevlendirme halinde, muayene ve tedavi ücreti ile gelir sağlanamayacak hallerde bile, sünnet yaparak para kazanılabilirdi. Şöyle ki: "Görev bölgemizdeki berber vesaire gibi ehliyetsiz sünnetçileri bu işten men ederek, her yıl onlarca, yüzlerce sağlıklı sünnet yapıp yeterince gelir sağlayabiliriz." derdi. Bu görüşünü tatbike de koydu. Son staj sınıfımızda ürolojide sünnet üzerine biraz çalıştı, adeta uzmanlaştı. Sünnet için gerekli alet ve edavatı satın almak üzere arkadaşı hemşire ( Z. )den, o zaman ki parayla 1500 lira borç aldığını söylüyordu.

Fakülteyi bitirdik, askerlikten sonra görev yerlerimizi belirleyen kuralarımızı çektik. Kurada Sami Zan'a Mardin'in İdil ilçesi, bana da Hekimhan Hükümet Hekimliği düştü. Mektuplaşıyorduk. Bir mektubumda ona "Sünnetçilikten ne haber? Ayda ortalama kaç sünnet yapıyorsun?" diye takılmıştım. Cevabı hakikaten düşündürücü idi. “Evlenerk” diye cvp yazmıştı.

MODERN DEVLET HASTANESİNDE GAZYAĞIYLA ÇALIŞAN  DUMANLI BUZDOLABI

1952 yılında toprak kayması sonucu kullanılmaz hale gelen tarihi Edirne Devlet Hastanesi'nden sonra, 1955 te açılışı yapılan 100 yataklı modern hastanede çalışmaya başladım. Burada en çok garibime giden şey, laboratuvarın tek bir tane ve çağdışı buzdolabı olmuştu. Bu, gazyağıyla çalışan, Servel marka bir dolaptı. Bu tip soğutucular elektrik enerjisinden yoksun dağ evlerinde, çiftliklerde kullanılagelmekteydi. Bizim hastaneye nereden, nasıl geldiğini bilen yoktu. Zaman zaman yakıtının bittiği fark edilmez ve dolaptaki serumlar, antijenler, aşılar bozulur ve çalışmalarımız günlerce aksardı. Laboratuvara normal yeni bir soğutucu temini için defalarca yazdığım yazılar sonuç vermemiş ve ben istifa edinceye kadar, beş yıl bu çağdışı soğutucuyla yetinmek zorunda kalmıştım.

İSTANBUL GERİ DÖNÜŞ

1978 Nisanında, Küçükyalıdaki muayenehaneme aynı şikayetlerle genç bir hanım hasta geldi. Kocası ve 7-8 yaşlarındaki kızı da yanındaydı. Bacaklarında hissettiği soğukluk ve yürümesini engelleyen baldır ağrılarından şikayetçiydi. Sigara tiryakisiymiş. Muayene ettim, teşhisim aynıydı: Leo Burger Hastalığı. Aynı ilacı yazdım: Ronicol Retard. Sigarayı bırakmazsa bu ilacın hiçbir fayda sağlamayacağını ve bacağını kaybedeceğini söyleyince ailede panik baş- gösterdi. Genç kadın şoke olmuştu. Yavrusu annesinin ellerine sarılarak "Anneciğim, sigarayı bırakacaksın değil mi anneciğim?" diye ağlamaya başladı. Anne sigarayı bırakacağına söz verdi ve reçeteyi alarak ayrıldılar. Üç ay sonraki kontrolde, hastamın şikayetleri kaybolmuştu, durumundan memnundu. Yeni doz ayarlamasıyla ilaçlarını bir süre daha kullanmasını önererek gönderdim. Bir daha bu hastamı göremedim ve haber alamadım. Yıllar sonra, Bostancı kasaplar çarşısından geçerken önümde, eteği yere değecek kadar uzun bir giysi içinde, koltuk değneği yardımıyla yürümeye çalışna bir hanım dikkatimi çekti. Adımlarımı sıklaştırıp sollayarak önüne geçtim. Göz göze geldik. " Ne yaptın böyle, ben seni iyi bırakmıştım" diyebildim ancak. " Ah doktor bey, bacak ağrılarım geçince aldandım, hastalığı tamamen geçiştirdim zannıyla tekrar sigaraya başladım.; sonuç işte bu, görüyorsun. " Hem bacağımı , hem kocamı kaybettim" dedi. O anda içime bir kor düştü... Yıllar önce " Sigarayı bırakacaksın değil mi anneciğim ?" diye annesinin ellerine sarılıp öpen, öpen o yavrunun gözyaşlarını yanaklarımda hissederek irkildim...

Balkan Harbinde, Edirne Müdafii Şükrü Paşa’nın Anıt Mezarının Yapılışındaki Çabalarım…

Tuna gezisinden İstanbul'a dönüşte Gönül Edirne hanımdan ziyaret için telefonla randevu aldım ve tarihçi yazar dostum Cemal Kutay'la birlikte yalıya gittik. Paşa'nın özel bir bölümde muhafaza edilen hatıra eşyalarını inceledikten sonra "Hanımefendi, zamanın seyri içinde bu kıymetli tarihi hatıra eşyalar kaybolabilir, bunların muhafazası için en uygun yer Edirne garnizonunda, Tümen karargahında ayrılacak özel bir köşedir. Hatta Paşa'nın mezarı İstanbul'da değil Edirne'de, müdafaada şehit düşen evlatlarının yanında olmalıdır; siz izin verirseniz, yetkililer nezdinde teşebbüse geçebilirim" dedim. Üstat Cemal Kutay da beni destekledi. Muvafakat alınmıştı. Hemen ertesi gün Edirne'ye yollandım; 3. Mekanize Tümen komutanı Kayhan Onur paşaya durumu açtım. Çok memnun oldu ve "Siz, Şükrü Paşa'nın gelinini ve torunlarıyla bu kıymetli tarihi hatıra eşyaları getireceğiniz günü kararlaştırın, bana telefonda bildirin, bir subay refakatinde özel araç gönderir sizi aldırırım" dedi. Kararlaştırılan 16 nisan 1983 günü Paşa'nın gelini Gönül Edirne ve torunlarıyla birlikte Tümenden gönderilen bir askeri pikapla hatıra eşyayı Edirne'ye götürdük. 0 gün Orduevinde misafir edildik. Ertesi gün ( 17.4.1983 ) yazılı ve görsel medyanın hazır bulunduğu büyük bir törenle özel kılıç, altın kitap ve dürbünden oluşan tarihi emanetler Kayhan Paşa'nın Tümen karargahında hazırlattığı özel köşeye yerleştirildi. Ayrıca, Edirne'de yapılacak anıt-mezarın bitiminden sonra Paşa'nın İstanbul'daki mezarının nakil işine girişileceği bildirildi.

Anıt-mezarın projesi tamamlanıp bir sene sonra temeli atılmış, fakat Tümen komutanı Kayhan Paşa'nın Genel Kurmay personel Dairesi Başkanlığı'na atanıp ayrılmasıyla inşaat durmuş. 14 sene sonra, Edirne'de göreve başlayan, 3.Mekanize Tümen Kumandanı Çetin Erman ve 54. Mekanize Piyade Tugay komutanı enerjik Zafer Özer paşalar anıt-mezar işini tamamlamayı üstlenmişler ve 4 ay gibi kısa bir sürede olağanüstü bir gayretle örnek bir eser sergilemişler. Şükrü Paşa'nın savunmayı yönettiği Kıyık tabyasının bulunduğu tepeyi yemyeşil, halka açık bir park ( Şükrü Paşa Parkı) haline getirip ortasına anıt-mezarı dikmişler... bir yanında da şehitler çeşmesiyle...

Mezarın İstanbul'dan nakil günü ve anıtın açılış töreni günü tespit edilmiş fakat davet için Paşa'nın hayatta olan aile fertlerinin isim ve adresleri bilinmiyormuş. Bu iş için Edirne kültür müdürü can dostumuz Gür Karasu görevlendirilmiş. Ona gerekli bilgiyi verdim. Kararlaştırılan günde orduevinde toplandık. 25 temmuz 1998 cuma günü Şükrü Paşa'nın İstanbul'dan getirilen tabutu dini merasimle anıt-mezara yerleştirildi, 27 temmuz 1998 pazar günü de Paşa'nın heykeliyle taçlandırılan anıt-mezarı, görkemli bir askeri törenle açıldı. Tören esnasında,, bu "eserde büyük emeği olan herkese teşekkürler.


SON SÖZ

1987 de meslekte kırk birinci yıla girmiştik. 14 Mart Tıp Bayramı töreninde İstanbul Tabip Odası Başkanlığı bizi bir belgeyle onurlandırdı ve oda genel sekreteri Şükrü Güner, sınıfımız adına bana söz verdi. Kısa, şiirli bir konuşması. Şöyle ki:

Sevmek ve sevilmek, anmak ve anılmak ne güzel şey!... Bu mutlu günümüzde bizi anan, onurlandıran, İstanbul Tabip Odası'na sonsuz şükranlar... Biz, bu geçen kırk yılda ne dostlar kaybettik... ne can dostlar... gidenlere rahmet, kalanlara selam olsun...

Dost arıyorum..

Mevlana'nın, Yunus’un, Veysel'in yolunda.

Benimle ağlayıp, benimle gülen,

Kırk yıldır içimde tüten,

Dertlinin sazında ses,

Hastamın duasında nefes…

Evet!... Kırk birinci yıldayız ve kırk bir kere maşallah diyoruz fakat doktorluk meslekte 6O. yılda hâlen çalışmaktan bıkmayan bir doktor. kırk bir kere maşallah diyoruz.

TEŞEKKÜR

KASABA DOKTORU KİTABI 4. VE SON BÖLÜM

Haberciden kanalımızdan tıp hikayeleri

Yazar; Gezgin, Kültür Araştırmacısı ve Habercisi, Deniz Kakanaş

Haberciden, İyilik, Güzellik ve Doğruluk haberciliği