14 Mart Tıp Bayramında Kasaba Doktorundan Son Yüzyılın Türkiye Hatıraları
GİRİŞ
Ben
bir "kaç kaç" çocuğuyum. "Kaç kaç" da doğmuşum. Kaç kaç,
Çukurova tarihinde bir kâbusun, bir karabasan sürecinin karanlık, hüzünlü
adıdır; 1919-1921 yıllarını kapsar. Mondros Mütarekesinin ( 30 Ekim 1918 )
ardından 1. Cihan Harbinin taçlı galibi Fransa, tanklı, toplu, tüfekli bir
çekirge sürüsü gibi, Çukurova'yı basar... Mavzerli, çakmak tüfekli
yurtseverler, oranın kasaba ve köylerinden Toroslar' a kaçarcasına göçerler.
İşte, kaç kaç bu kutsal göçü tanımlayan, Mersin yöresine has bir deyimdir.
Fransa'dan,
Çukurova'da bir "Kilikya Ermeni Devleti" kurma vadini alan yerli
Ermeniler Fransız işgal ordusunda önemli bir çoğunluk sağlayan Ermeni
askerlerle anlaşarak Mersin'de varlıklı ailelerin ev ve işyerlerini basıp
yağmalarlar. Sıranın kendisine geleceğini sezen babam, işletmecisi olduğu, o
günlerin gözde oteli "Ziya paşa Otel ve Kıraathanesi" ne kilit vurup
ailesi ile birlikte deniz yoluyla Alata'ya, oradan da Toroslar' ın eteğinde bir
dağ köyü olan Tömük' e gider. Ailesini yakın bir dostuna emanet ederek, direnişci
milis güçlere, çetelere katılır. Bu gözüpek milis güçler, çeteler Fransız
garnizonlarına amansız baskınlar yapar, büyük zayiat verirler. Fransa, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile anlaşma yolu bulur. Çukurova ve Güney
Anadolu'nun kurtuluşunu sağlayan "ANKARA
ANTLAŞMASI", imzalanır ( 20 Ekim 1921 ). Ertesi gün bu zafer bütün
Güney Anadolu'da kutlanırken, Mersinli Sertabipzade ailesinin ikinci çocuğu
olarak ben doğmuşum ( 21 Ekim 1921 ). Zaferle kutlanmışım; adımı Muzaffer
koymuşlar. Zaferden sonra Mersin'e dönen babam kapıları kırılan işyeri ve evini
yağmalanmış bulur. Toroslar'a göçerken minderlere doldurarak kaçırılan Osmanlı
banknotları ile bir avuç altın sıfırlandığından, ailemiz için bu ikinci bir
ekonomik darbe olur. İlkokul çağından evvel ben, Mersin Mahmudiye Mahallesi'nde
haylazlık ve muzırlıkta yekta bir oğlan olmuşum. Çelikçomak, misket oyunlarında
dövmüşüm dövülmüşüm; sövmüşüm sövülmüşüm; namı mahalle sınırlarını aşan bir
afet oğlan olmuşum ki evlere şenlik, dostlar başına...
Derken 1928 yılı, harf devrimiyle ilköğretime Çankaya Okulu'nda başlamışım,
"Artık okullu oldu, akıllı oldu." demişler; biraz da durulmuşum,
yazıyı öğrenmişim, okur yazar olmuşum o kadar ötesi oyun; kitap açmak hak
getire! Derste hocamdan aldığımla yetinmişim. Bütünlemeye kalmadan ilk okuldan
orta dereceyle diplomayı alıp mezun olmuşum. Sağ olsun vekil öğretmen
Afganistanlı Hicazi Efendi...
Ortaokula yazdırmışlar; artık akıllanır demişler, ne gezer! Yeni çevreye çarçabuk uyum sağlamışım, bir haylazlar grubuna girip, okuldan kaçıp denizde yüzmeye, balık avlamaya, sigara içmeye, futbol oynamaya başlamışım. Sigara paketi cepte, kaçaklar futbol takımından solaçık Muzaffer... Derken sene sonu gelmiş, ortaokul sınıf 1 de ilk defa tek dersten, matematikten bütünlemeye kalmışım.. Yine bütün yaz denize, futbola devam, kitap açmadan eylülde bütünleme sınavına giriş... İmtihan sonucu belli, o sene güm!
İlk defa sınıfta kalıyordum. Bu bende beklenmedik bir ruhi depresyon yarattı. Onurum kırılmıştı. Günlerce okula gitmeyip ağladım. Malum gruptaki arkadaşlarımla ilişkimi kestim. Kararımı verdim; çok çalışacak, çok çalışacaktım; artık en önde olacaktım ve öyle de oldum. Ortaokul bitirme sınavında Fransızca hariç bütün ders notlarım 10, diploma derecem de pekiyi. Bu hırslı, iddialı çalışma Adana Erkek Lisesi'nde ve Tıp Fakültesi'nden de aksamadan devam etti. 1940 yılında, lise fen kolunda 47 öğrenciydik. Haziran devresinde lise diplomasından sonra üniversiteye girme hakkını sağlayan "Devlet Olgunluk Sınavını" geçen 6 kişiden biriydim. Her iki diploma derecem de pekiyiydi.
KASABA DOKTORU
"Kasaba
doktoru" ünvanı, benim için mesleki yönden yüceltici bir deyim olarak
rahmetli, değerli arkadaşım Dekan Prof. Celal Öker tarafından kullanılmıştı.
"Sonunda kasaba doktoru Muzaffer'in teşhisine geldik. " şeklinde
söylenerek.
Bu
olayın enteresan bir hikayesi vardır şöyle ki?
Ben,
Hekimhan, Gündoğmuş, Kaş kasabalarında hükümet doktorluğu ( kasaba doktorluğu )
görevlerinde zorunlu hizmetimi ifa ettikten sonra, ihtisasımı yapmış ve Edirne
Devlet Hastanesi İntaniye Servisi Şefliğine atanmıştım. 1970 ekiminde bir
akşam, Edirne Kız Öğretmen Okulu'na çağrıldım. Yeni gelen müdür Rıdvan
Tanrısever ağır hastaydı, ağrıdan kıvranıyordu. Muayene ettim ve safra kesesi
taşı krizi ( kolik hepatik ) teşhisini koydum. Hasta itiraz etti, ülser ağrısı
çektiğini, bu teşhisin bir hafta evvel Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi'nde
röntgen ve laboratuvar tetkikleri sonucunda konduğunu söyleyerek muayene
dosyasını elime verdi. Dosyayı inceledim hastada duodenum ( on iki parmak )
ülseri vardı: Fakat şu andaki ağrısı, ızdırabı ülserden değil, safra kesesi
kanalına takılan safra taşındandı. Hastayı buna inandıramadım. Kendi teşhisime
göre tedaviye giriştim. Ağrı kesici ( antispazmodik, analjezik ) ampullerle
beraber koleretik ( safra akımını hızlandıran ) ilaçları tatbik ettim. Hasta
sakinleşti, uyudu. Ertesi gün tekrar çağrıldım. Hastanın gözler ve vücudu
sapsarıydı, yerinden ayrılan taş ana safra kanalını ( duktus hepatikusu )
tıkamıştı. Hastam teşhisime inanmıştı. Acilen ameliyat gerektiğini, isterse
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne sevk edilebileceğini söyledim, razı oldu.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı Dahiliye uzmanı Prof. Celal Öker sınıf
arkadaşımdı "safra taşı tıkanması” sonucu sarılıklı hastanın acilen
ameliyata sevki ricamı" içeren mektubumu eline vererek hastamı İstanbul’a
yolcu ettim.
Ameliyat
sonuna Edirne'ye dönen hastamın anlattığına göre, mektubumu okuyan Celal Öker:
"Taş tıkaması sonucu sarılık olduğunu nereden bilmiş Muzaffer? Üç türlü
sarılık var, ancak röntgen ve laboratuvar tetkikleri sonucu kati teşhise
varabiliriz." diyerek fikrini açıklamış. Üç gün sonra Celal Öker hastaya
"Sizi ameliyata sevk ediyorum, sonunda kasaba doktoru Muzaffer'in dediğine
geldik." demiş ve ameliyatı Prof. Operatör Mecdi Ramazanoğlu'na yaptırmış.
Garip tecelli, değerli arkadaşım Celal Öker ve Mecdi Ramazanoğlu rahmetli oldular; dostum Rıdvan Tanrısever çok şükür halen sağlıklı yaşamını sürdürmekte.
YAŞAM ÖYKÜSÜ
1921
de Mersinde doğdu. Mersin ve Adana'da orta öğrenimini bitirdi. 1940 da İstanbul
Tıp Fakültesine girdi. Sağlık Bakanlığı'na bağlı (Leyli) tıp talebe yurdunda
kaldı. 1946 da, naklen götürüldüğü Ankara Tıp Fakültesi'nin ilk
mezunlarındandır.
Dört yıllık zorunlu hizmetini Hükümet Tabibi olarak Hekimhan, Gündoğmuş, Kaş ve Mersin'de yaptı. Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü'nde başladığı ihtisasını Cerrahpaşa Hastanesi İntaniye Kronoloji ve İntaniye Servis Şefliği' ne atandı. Edirne Milli Eğitim Baştabibliği görevi sırasında, 1970-74 yılları arasında Edirne, Kırklareli, Tekirdağ Tabipler Odası Başkanlığı ve Trakya Üniversitesi'ni Kurma Derneği Başkanlığı yaptı. 1976 da İstanbul'a gelerek Küçükyalı'daki muayenehanesinde on yıl süreyle serbest hekim olarak çalıştı. 52 yıllık meslek yaşamının öykülerini yazdı.
Şeytanlı gecem…
Ömrüm
boyunca aksilikle sonlanan her işimde 'kör şeytan, kör gözüne lânet' diyerek
terslediğim şeytanı, çocukluktan gençliğe geçiş çağında bir gece, rüyamda
gördüm, melek sandım ve sevgiyle andım.
O
sabah, bu keyifle gece maceramı benden biraz daha büyük olan sırdaşıma açtım,
'Ulan bu gece seni şeytan aldatmış, git duş altında gusül abdesti al' dedi.
Şaşırdım. Duş ve abdestten evvel 'Sağolasın Şeytan' diyerek kaleme sarıldım ve
bu şiiri yazdım. Ben asla ve haşa satanist olmadım. Sürçü lisan ettiysek af
ola...
Sağ
olsun
Yaş
on altı, hayat güzel, dünya toz pembe
Babam
sağ olsun!...
Ekmek
elden, su gölden,
Ve
bir kız sevdim mahallemden,
Güzel
mi güzel...
Titretirdi
yüreğimi onun o edalı gelişi.
Yırtmaçlı
etek altında
Sütun
bacaklar fildişi
Göz
göze geldiğimiz gün, gülümsedi hafiften
Fark
ettim o dem, gözlerindeki menevişi
'Yoksun
diye zehrolmadı şarabım o gece'
Mutluluğa
kadeh kaldırdık gizlice
Ve
seviştik gönlümüzce...
Biliyorum,
bu bir rüya, bir hayaldi.
Olsun...
Ve
şeytan getirdi onu rüyamda bana,
Sağ
olsun...
EJDERİN
ÖLÜMÜ…
Yıllarca
evlât hasreti çeken Maraşlı bir ailenin çocuğuydu. Karı koca doktor doktor
dolaştılar. Son umutları, yatırların kerametine kalmıştı. Sonunda, çevredeki
güngörmüşlerin önerisine uyarak, Ejder baba türbesine bel bağladılar. Adaklar
adadılar, dualar ettiler... Duaları eşref saatine rastlamış olacak ki, sonunda
bir oğul sahibi oldular. Adını Ejder koydular, el bebek, gül bebek büyüttüler.
Ejder orta öğretimini bitirdikten sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nün
matematik bölümüne girdi. Bu kurumdan başarıyla mezun oldu. Adana Erkek
Öğretmen Okulu'na matematik öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak atandı.
Yöneticiliği başarılı oldu. Mersin ortaokulu müdürlüğüne atandı (1936). Okul
müdürümüz Ejder Bey bizim sınıfın matematik derslerine giriyordu. Ilımlı bir
yönetici olan müdürümüz öğretmen olarak oldukça sertti, notu kıttı ve
"sıfırcı" olarak tanımlanırdı. Sınıfımızda, bizim grubun en uysalı
Muhittin'di. Soyadını hatırlamıyorum ama namı Cehti Muhittin'di. Cehti yetimdi,
yoksuldu. Dul annesiyle birlikte, nüfus memuru olan dayısının evine
sığınmışlardı. Biz, ortaokulun son sınıfına geçtiğimizde ondan ayrıldık.
Muhittin o sene matematikten sınıfta çakmıştı. Biz Mersin ortaokulunu bitirip
Adana Erkek Lisesi'ne geçtikten sonra Muhittin'le bağımız kesilmişti. O yıl
ekim ortalarında bomba gibi bir haberle irkildik. Orta okul müdürümüz Ejder
Bey, Mersin'de ders verirken tabancayla vurularak öldürülmüştü. Olay, az
zamanda ayrıntılarıyla yayıldı. Aynı sınıfta tek ders matematikten iki sene üst
üste çakan Cehti Muhittin, dayısının tabancasını alarak okulu basmış, bir
sınıfta derste kıstırdığı Ejder hocamızın üzerine kurşun yağdırmış. Kürsüden
fırlayıp öğrenci sıralarının altına kaçan hoca, saldırıdan kurtulamamış ve dört
kurşun yarası ile şehit edilmişti. Eski grubumuzun en uysal, en sessiz çocuğu
olan yetim Muhittin nasıl katil olabilirdi? Olay yurt çapında, basında yankı
uyandırdı (1937). On dört yıllık Cumhuriyet tarihimizde bu, Milli Eğitim'de
işlenen ilk cinayetti. Biz Adana Erkek Lisesi'ndeki öğrencileri kararlaştırılan
günde topluca Mersin'e giderek hocamızın, müdürümüzün cenaze törenine katıldık
ve ailesine, eşine baş sağlığı dileyerek Adana'ya döndük. Ağır ceza
mahkemesinde başlayan davanın safahatını takip ediyorduk. Muhittin 14
yaşındaydı. Yaş durumu ve bazı hafifletici sebeplerle idamdan kurtulmuş ve
Ankara Cezaevi'ne nakledilmişti.
Yıl
1946, Ankara Tıp Fakültesi son sınıfta stajyeriz. Eski sınıf arkadaşımız
Muhittin'i bir grup arkadaşlarla ziyarete gittik. Zor tanıyabildik onu. Aradan
geçen çileli 9 yıl Muhittin'i çökertmişti. Bizi görünce sevindi. Sarıldık,
ağlaştık. Sağlık durumu hakkında cezaevi doktorundan yeterli bilgiyi aldım.
Muhittin hastaymış, çift taraflı kavernli akciğer tüberkülozuymuş. Bu
hastalığın kardinal ilacı İ.N.H ve Streftomisin henüz keşfedilmemişti. Muhittin
son günlerini yaşıyordu. 1946 Haziranında stajımız bitmiş, tıp doktoru
olmuştuk, o günlerde bize, sevincimizi bölen acı bir haber ulaştı. Cehti
Muhittin cezaevinde ölmüştü. Gencecik yirmi üç yaşında... Yunus Emre'nin deyimiyle
"Gök ekini biçmiş gibi"...
Bu
dünyada bir nesneye yanar için, göynür özüm,
Yiğit
iken ölenlere, gök ekini biçmiş gibi...
Yunus
Emre
KAŞİFMİŞİM.
Yıl
1938.
O
yıl eğitimde, fen dersleri öğreniminde değişim olmuş, Alma sistemi kabul
edilmişti ve kitaplar ona göre düzenlenmişti. Verilen problemlerin çözümü,
sonuç rakamlarına uymakla sağlanıyordu. Matematik öğretmenimiz H.K., aynı
zamanda okulun müdür başyardımcısıydı. Yoğun idari işlerden öğretime pek zaman
ayıramıyordu. Bir gün matematik dersinde kitaptan on bir tane problemi
işaretlemiş ve gelecek derste bunların çözümünü hazırlamamızı istemişti. Son
gece oturdum, problemlerin on tanesini gayet rahat çözdüm. Ama sonuncuya
takıldım. Değişik formülleri uyguluyordum, fakat sonuçta verilen rakamı
tutturamıyordum. İnat ettim, bu son problemi çözmeden yatmayacaktım. Bir ara
karşımızdaki evin duvarına gözüm ilişti. Günün ilk ışıkları duvardan
yansıyordu. Sabah oluyordu, yansıyan bu ışınlarla kafamda adeta bir şimşek
çaktı. Beynimde yeni bir formül belirdi. Hemen tatbike koyuldum. Çıkan sonuç
kitaptakine uyuyordu. Son problemi de çözmüştüm. Sabahın altısıydı. Çalar saat
kurup yattım. Uyandığımda saat sekizdi ve okulda dersler başlamak üzereydi.
Lise binası şehrin dışında ve evimize iki kilometre mesafedeydi. Giyindim ve
kahvaltısız sokağa fırladım, okula vardığımda ders zili çalmıştı. Hoca önde ben
arkada sınıfa girdik. İlk dersimiz matematikti. Hoca kitabı açtı, problemlerin
çözümüne başladı. Çözüm için parmak kaldıranları tahtaya çağırarak sonuçlar
kontrol ediyordu. Sıra on birince probleme gelince arkadaşımız (A.A.), sınıfın
sözcülüğünü yüklenmişçesine ayağa fırladı ve "Hocam, on birinci problemi
hiç birimiz yapamadık, çözümü sizden rica ediyoruz." deyiverdi. A.A. yakın
arkadaşımdı. Onu yalanlarcasına, "Yapan var, ben yaptım." diyemedim.
Hoca tahtaya yaklaştı, eline aldığı tebeşirle değişik formülleri yazdı sildi,
yazdı sildi. Doğru sonucu bulamıyordu. Hoca ter içinde kalmıştı. Zor
durumdaydı, tebeşirli eli tahtaya dayalı vaziyette başını sınıfa doğru çevirerek,
"Bu problemi yapan var mı?" dedi. Hemen parmak kaldırdım, tebeşiri
elime aldım ve o gece, sabaha karşı bulmuş olduğum formülü uygulayarak doğru
sonuca ulaştım. Hocamız bir kabustan kurtulmuştu. Not defterini çıkardı,
numaramı sordu, ismimin karşısına bana gösterircesine bir 10 rakamını kondurdu
ve herkesin duyacağı bir sesle, "Sen kaşifsin." deyiverdi. Uykusuz
geçen gecenin en tatlı ödülünü almıştım.
ÖNCE NEREYİ
GÖRMELİYMİŞİM.
1937
yılında Mersin ortaokulunu bitirdim. Orta öğrenimimi Adana Erkek Lisesi'nde tamamladım
(1940). O yıllarda lisesi olan iller sayılıydı; Niğde, Maraş, Urfa illerinde
lise yoktu ve bu illerin orta okullarından mezun olan gençlerin çoğunluğu orta
öğrenimlerini tamamlamak üzere Adana'ya gelirlerdi. Lisede edebiyat
öğretmenimiz meşhur "Bayrak şairi", Arif Nihat Asya idi. Arif Nihat
Asya hoca, şairliği kadar kalender giyimi ve iğneleyici esprileriyle de
tanınırdı. Hocanın her yıl, yeni öğretim yılına girerken yaptığı bir araştırma
vardı: İlk dersinde her öğrenciye yaz tatilinde neler yaptığını, hangi
kitapları okuduğunu sorardı. 1938 yaz tatilinin bir bölümünü Maraş ilinin
Elbistan ilçesinde geçirmiştim. O yaz bir pazar günü, Ceyhan nehrinin çıktığı
yer olarak bilinen Pınarbaşı'nda yapılan bir pikniğe katılmıştım. Arif Nihat
Hoca "Bu yaz tatilini nasıl geçirdin?" sorusunu bana yöneltince,
önemli bir iş beceren adam pozuyla "Hocam, bu yaz Elbistan'da Ceyhan
nehrinin çıktığı yeri gördüm." dedim, heyecanla, hocadan "Aferin iyi
yapmışsın." övgüsünü beklerken, hoca yanıma yaklaştı ve kulağıma eğilerek,
yalnız benim duyacağım sesle, "Ulan, insan önce kendi çıktığı yeri
görmeli." dedi. Bu espriye kimse gülmedi, zira benden başka duyan
olmamıştı. Ben de gülemedim; yalnız, kulaklarıma kadar kızardığımı
hatırlıyorum. Hoca attığı okla tam isabet sağlamış, on ikiden vurmuştu ve benim
görmediğim şeyi bilmişti. Nur içinde yatsın
ORMAN FAKÜLTESİNDEN
TIBBIYEYE..
O
yıl yurt çağında, Devlet Olgunluk İmtihanı vermiş lise mezunu krizi vardı. O
devrede ayrıca üniversiteye giriş imtihanı yoktu. Üniversitenin herhangi bir
fakültesine girmek için Devlet Olgunluk Diploması yeterliydi. Gazeteler,
bakanlıklar hesabına parasız yatılı öğrenci arayan ilanlarla doluydu. Orman
Fakültesi ilanı bana çok çekici geldi. Hem de çabucak orman yüksek mühendisi
olup hayata atılacaktım, gerekli evrakı tamamlayıp müracaatımı yaptım. Cevap
geldi. Ankara Orman Fakültesi'ne parasız yatılı olarak kabul edilmiştim.
Sevinçliydim. Adana'dan Ceyhan'a gittim. Orada eczanesi olan amcama müjdeyi
verdim. Fakat amcamın kaşları çatılmıştı. Niçin ormanı seçtiğimi sordu.
"Kısa, 4 sene" diyebildim. "Oğlum 4 seneyi yapan 6'yı da yapar;
gel seni Tıbbiye'ye parasız yatılı kayıt ettirelim, doktor ol; 100 haneli köye
gitsen aç kalmazsın." dedi. Gazete ilanlarından yatılı ( o zamanki adıyla Leyli
) tıp talebe yurdu giriş şartlarını öğrendik. Fen şubesinden mezunluğu, pekiyi
ya da iyi derece aranıyordu. Uygundum. İstenen evrakı tamamlayıp dosya
koltukta, trenle Ankara'ya yollandım. Bu benim Çukurova dışına ilk çıkışımdı.
Yatılı tıp talebe yurdu öğrencisi olmuştum. O yıllar İstanbul Tıp Fakültesi,
Türkiye'nin tek tıp fakültesiydi.
ÖRNEK BIR ÜNIVERSTE REKTÖRÜ :
CEMIL BILSEL
1940
yılını Ekim ayı sonunda İstanbul'a geldik. Beyazıt'ta ahşap Hasanpaşa
Konağı'ndaki Yatılı Tıp Talebe Yurdu binasına yerleştirildik. Vatanın dört bir
yanından gelmiş 96 arkadaştık. Üniversite 1 Kasım'da öğretim yılına başladı. O
yıl Kasım'ın ikinci haftası başında yurt müdürlüğünden verilen emirle,
belirtilen saatte Rektör Prof. Cemil Bilsel, bizim yurt öğrencilerine bir
tanışma çayı verecekmiş. Kabul salonunun önünde toplandık. Kapıda bizi ayakta
karşılayan Rektör, teker teker tebrikle ellerimizi sıkarken, niçin Tıp
Fakültesi'ni tercih ettiğimizi sordu. Sıra batı Trakyalı I.G.'ye gelmişti.
Arkadaşımız aşırı bir şekilde eğilerek öpmek üzere Rektör'ün eline abandı.
Cemil Bilsel, öğrencinin ağzından zor kurtardığı elini bizlere doğru
sallayarak, "Üniversite talebesi ancak hakkın önünde eğilir." dedi.
Bu, Rektörün bize verdiği ilk onur dersi olmuştu. Rektör Cemil Bilsel'le benim
ikinci temasım 1944 yılında 4. sınıftayken oldu. Fakülte'nin en zor sınavlı 1.
doktora sınıfını geçmiş ve gündüzlüler grubunda çok fire vermiştik, Rektör bu
defa yatılı yurdumuzdan benim de içinde bulunduğum 6 öğrenciyi ismen çaya davet
ediyordu. Biz, o sene okunan 4 temel dersten ( Anatomi, Histoloji, Fizyoloji,
Biokimya ) pekiyi notla sınıf geçen öğrencilerdik. Bildirilen saatte
Rektörlük'te toplandık. Rektör usulen tebrik ve ikramını yaptıktan sonra, asıl
davet sebebini açıkladı: Son yıllarda Histoloji Doçenti Ş.U.'nun ( o günlerde
büyük değeri olan ) 50 lira karşılığında bazı öğrencileri geçirdiği
söylentileri yayılmıştı. Bu haber Fakülte Dekanlığı ve Rektörlüğe intikal
etmiş, Rektör, profesörler kurulu kararından evvel öğrencilerin de fikrini
almayı uygun bulmuş ve o nedenle bizleri davet etmişti. Bize teker teker şu
soruyu yöneltti: "Hocanız Ş.U. para karşılığı öğrenciye geçer not veriyor
mu?" Benim de içinde olduğum 4 arkadaşımız,
eksik
tamamlanacak
ALAYDA
ÇIKAN UYUZ SALGINIYLA SAVAŞTIM
1947
Eylül'ünde Tümen'den gelen emirde, yapılacak askeri tatbikata 11. Tümenimizin
takviyeli mürettep alay olarak gireceği bildiriliyordu. Tümenin diğer iki
Alayı'nın hekimleri Yüzbaşı ve Üsteğmen rütbesinde doktorlardı. Takviyeli
Alay'ın başhekimliğine bu yüksek rütbeli muvazzaf doktorlardan birinin
görevlendirileceğini düşünüyordum. Heyhat!.. Gelen emirle, manevrada, takviyeli
alayın, yani Tümen'in Başhekimliği'ne benim görevlendirildiğim bildiriliyordu.
Bu garip emrin nedenini emir subayıma sordum. Aldığım cevap şaşırtıcıydı: Diğer
iki Alay'ın muvazzaf doktorlarından biri raporlu öbürü izinliymiş. İster
istemez "Alavere dalavere, kürt Mehmet nöbete." tekerlemesini
anımsadım. "Emir emirdi, emir demiri keser" denirdi... Yağmurlu bir
günde manevra yürüyüşüne koyulduk. Birlikleri en geriden at üstünde takip
ediyordum. Arkamda da çift atlı arabalı sıhhiye takımım... Birlikler Alibeyköy
civarında tatbikata girerken sıhhiye çadırımla seyyar revirimi Mecidiyeköy
dutlukları içinde kurdum. O zamanlar Mecidiyeköy, bazısı laternalı, çalgılı
meyhanelerle, tek katlı binalarla süslü şirin bir mesire, piknik yeriydi.
Islık zeminde ot yataklı çadırlarda barınan erlemizi arasında ateşli anjin ve
üst solunum yolu hastalıları, ishalli enterokolit sıklaşmaya başlayınca, en
yakın askeri hastane olan Gümüşsuyu Hastanesi imdadıma yetişti... On günlük
askeri tatkibat sonunda Alayımız firesiz olarak, Sultançiftliği kışlasına
döndü. Alay sağ, ben selamet...
FİRARİ
BİR ALAY BAŞHEKİMİ
1947
Haziran'ında Mersin'de matematik öğretmeni olan ablamdan bir telgraf almıştım.
Okulların tatil olması nedeniyle Toros Ekpresi'yle İstanbul'a hareket edeceği
günü ve saati bildiriyor, Haydarpaşa Garı'nda kendini karşılamamı istiyordu.
Ablam İstanbul'a ilk defa geliyordu. Biraz da İstanbul'u gezdirip tanıtmam
gerekirdi. Telgrafı alıp emir subayı Yüzbaşı Talat'a gittim. Geçen olaylardan
sonra Albay'la yüzyüze gelmek istemediğimden bahisle, telgrafı gösterdim ve
benim için iki gün izin almasını rica ettim. Yüzbaşının cevabı olumsuzdu;
"Adamın psikolojisini biliyorum, ters etki yapar, verecekse vermez."
dedi. Çaresiz, telgrafı bir kanıt olarak elimde sallayarak Albay Ş.U.'nun
odasına girdim. Durumu izah ettim. Ablamın benden başka karşılayacak kimsesinin
olmadığını da ekleyerek iki günlük izin rica ettim. Albayın cevabı en sakin
insanı isyan ettirecek cinstendi: "Desen ki ablam ölüyor, bir iğne yapıp
onu kurtaracağım, yine sana izin veremem, gidemezsin, senin yokluğunda bir er
hastalansa ölse, bunun mesulü kim olacak?"
O zamanlar bekardım. İstanbul'da işim olmadıkça, bazen aylarca pazar izinlerimi kullanmıyor, şehire inmiyordum. Anlaşılan albay bunu yanlış yorumlamıştı. İzah etmek durumu hissettim: "Albayım, ben alayda tek doktorum, yönetmelik gereği tek doktor nöbet tutmaz. Her pazar İstanbul'a inebilirdim; inmeyişim gereksinim duymayışımdandı. Bundan sonra İstanbul'da işim olmasa da her pazarı, her tatil günümü İstanbul'da geçireceğim." dedim ve selam vermeden odadan çıktım. Barakada sivil elbiselerimi giyerek Ömerli - Bulgurlu şosesine indim; ilk gelen kum kamyonunun şoför mahallinde Üsküdar'a, oradan da Haydarpaşa'ya ulaştım. Firari Alay Başhekimi olarak İstanbul'da bir hafta gezdim ve ablamı gezdirdim. Alaya döndüğüm gece barakamın penceresinden ışığı gören emir subayı Talat kapımı tıklatıp içeri daldı ve "Aman Doktor, adama görünme; barut gibi, adeta kudurdu." Cevabım iki cümlelik oldu: " Tek doktorum, hapsetmek işine gelmez, terfiyi ise zaten beklediğim yok!..."
GÜLHANE
AS. TATBİKAT OKULUNDA BİR TİYATRO OYUNU. OPERA KOMİK DÖLATORİK
Askerlik görevine hazırlanmak üzere 1946 mezunu hekim, eczacı ve diş hekimleri Kasım ayı başında Ankara'nın Etlik semtinde bulunan Sarı Kışla'da yeni inşa edilmiş askeri misafirhane binasında toplanmıştık. Dersler, Gülhane Hastanesi'nden gelen uzmanlar tarafından veriliyordu. Kültür faaliyetlerinde bulunmak üzere bir tiyatro komitesi kurulmuş ve senaryosu arkadaşımız Dr. Abdulkadir Özbek tarafından yazılan "Opera Komik Dölatorik"'in sahnelenmesine karar verilmişti. Uzun provalardan sonra, Ocak 1947'de tiyatro perdesi açıldı. Biraz da açık saçık sahnelerin varlığı nedeniyle hoca ve kumandanlara yapılan davetlerde "Eş ve çocukların getirilmemesi" rica edilmişti. Eserde işlenen tema şu idi: Başrolü üslenen arkadaşımız Sami Zan, güzel prenses Lolita'ya aşık bir ispanyol kontunu canlandırıyordu. ( Kont Della Y.Raksi Sagramento Parva Majores ) Aşık kont kısa boylu, çıplak başlı yamru yumru bir adamdır. Konta yüz vermeyen güzel prenses Lolita, aslında yakışıklı bir İtalyan asılzadesine aşıktır. Kont, şu aryayı söyleyerek prensesi kendine çekmeye çalışır; "Aman güzel meleğim, boya posa aldanma, uzaktan bodur görüp, her şeyi öyle sanma, malın gözü burada, malın gözü burada... " Serenatlar, aryalar sonuç vermez. Kont, son ümit olarak İtalyan asılzadesi olan hasmını düelloya çağırır. Bir kılıç darbesiyle onun işini bitirip, güzel Lolita'ya sahip olacaktır. Şu serenatı söyleyerek hücuma geçer; "İpimle kuşağım var 's...'im var, 't...'ım var; en keskin kılıçtan daha tehlikelidir; anus, vulva tanımaz; zira o zır delidir." Hayhat!... İlk hamle sonunda Kont Della Y.Raksi kanlar içinde yere serilmiştir... Zorla doğrulur. Bu yenilgiyi sex gücü yetersizliğinin doğurduğu vücut zaafına bağlar. Yenilgiyi kabullenir. "Böyle, bununla yaşanmaz." diyerek apış arasından çıkardığı bir havucu ortasından küt diye kırar ve hapır hapır yemeye başlarken perde iner.
Not: (eksik yazılar, yazılacak
ASTEĞMEN
DOKTOR ALAY BAŞTABİBİ
MANEVRADA TÜMEN BAŞHEKİMİ YİNE YEDEK ASTEĞMEN DOKTOR
SAMİ ZAN HOCA'NIN SÜNNETÇİLİK SERÜVENİ
SIRTIMDA TAŞIDIĞIM FARE
Tıp Fakültesi'ne girdiğim 1940 yılı başlarında kalp hastası olan amcamın durumu ağırlaşmıştı. Amcamın Ceyhan'da bir eczanesi vardı. Beni Tıbbiye'ye girmeye teşvik eden, destek olan amcama yardım etmem gerekiyordu. Fakültede Haziran sınavları biter bitmez Ceyhan'a gidip işe koyuldum. Sabahın erken saatinde eczaneyi açıp geç saatlerde kapatıyordum. Bir akşam her zaman yaptığım gibi kasanın arkasına astığım ceketimi giyip eve yollandım. Akşam yemeği süresince sırtımda dolaşan bir canlının hareketlerini hissettim. Sırtımda, sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya kısa aralıklarla bu hareketler sürüp durdu. Sırtımda dolaşan canlının bir böcek olduğu hissine kapılmıştım. Yemekten sonra ceketimi çıkarıp inceledim. Görünürde bir şey yoktu, sirkeleyip askıya astım ve yattım.
İkinci günün akşamı akşam yemeği süresince, bu canlının can sıkan hareketlerini daha hızlanmış olarak duymaya başladım. Son hareketi, sol omzumdan ceketimin sağ alt kenarına yaptığı anda, ceketimin o köşesini avucumun içine alarak sıkıştırdım; makasla o kısmın astar dikişlerini keserek açtığım sökük yırtığın deliğinden bir fındık faresinin fırladığını gördük. Şaşkın bakışlarımız arasında yemek masasının altında bizden lokma bekleyen evin sarman kedisi, salonun köşesinde sıkıştırdığı fareciği enseleyip bahçeye daldı, kayboldu. Şüphelerim böcek yerine fare ile sonuçlanmıştı. Bu fındık faresinin ceketimin astarı içine nasıl girdiğini incelemeye koyuldum. Ceketimin iç ceplerinden birinin astarı dibinde, parmak girecek kadar açılmış astar söküğü deliği dikkatimi çekti. Farecik, bu delikten dalıp kapana düşmüş ve çıkış deliğini bulmak için iki gün sırtımda dolaşıp durmuştu.
ŞARLONUN
FRANSIZCA MUSKALARI
Onu
ilk defa, fakültenin ikinci sınıfındayken, 1942 yazında Ceyhan'da amcamın
eczanesinde görmüştüm. Çenesinde bir tutam sakalı ve kılcal damar yumağıyla
kaplı kırmızı burnuyla, göbekli, tonton bir ihtiyardı. Türkçeyi Ceyhanlı bir
köylü ağzıyla konuşuyordu. Amcam onu bana "Paris'in Şarl Dode'si Cehyan'ın
Şarlo dedesi" olarak tanıştmıştı. Meşhur Fransız edebiyatçısı Alphonse
Daudet'in* torunuymuş. Makina mühendisi olan babasıyla birlikte Adana'da ilk
pamuk işleme ( çırçır ) fabrikasını kurmuşlar. Babası Fransa'ya dönmüş, kendisi
bir çırçır fabrikası kurarak Ceyhan'a yerleşmiş. Çukurova'da halkın sıtmadan
kırıldığı o yıllarda sıtmanın etkili ilaçları kinin, atebrin, plasmokin su gibi
kullanıyordu. Son günlerde eczaneye ellerinde kinin, atebrin ismi yazılı kağıtlarla
sıtma ilacı almaya gelen köylü hastaların bir kısmının boynunda asılı muskalar
amcamın dikkatini çekmiş olacak ki bu muskaları niçin taşıdıklarını, kim
tarafından yazıldığını sormuş ve aldığı cevap biraz şaşırtıcı olmuştu. Bu
muskalar, sıtmadan kurtulmak için Şarlo tarafında yazılıp paketlenerek
boyunlarına asılmak üzere köylülere veriliyormuş. Şarlo, ayrıca bu köylülerin
eline, üzerinde kinin, atebrin gibi sıtma ilaçlarının isimleri yazılı bir kağıt
da tutuşturarak eczaneye gönderiyormuş. Benim de eczanede bulunduğum bir gün
Şarlo çıkageldi. Hoşbeşten sonra amcam "Yahu... Mösye Şarlo, son günlerde
senin yazdığın muskaları taşıyan hastalar çoğaldı, bunun hikmeti ne ola?"
dedi. Cevap pek Şarlocaydı... "Ne yapayım Rıza Bey!... Muzipin biri,
"Sıtma için Şarlo'nun muskası birebir." demiş. Fabrikama pamuk
çırçırlatmaya gelen köylülerden bir kısmı bana muska yazdırmadan gitmiyor, ben
de mecburen
muskacı
oldum." dedi. Amcamın "Bu muskalara ne yazıyorsun Allah aşkına?"
sorusuna aldığı cevap yine Şarlocaydı!... "Fransızca, "Ey sıtma!...
Bu iti bir daha tutma." diye yazıp paketliyor ve boyunlarına asmak üzere
veriyordum." Düğüm çözülmüştü... Bu hastalar Şarlo'nun muskası olmadan,
alacakları hiç bir sıtma ilacının yararlı olacağına inanmıyorlardı.
Ey
benim şarap küpü Fransız Şarlo'nun muskasından bile keramet uman Ceyhan'lı saf
köylü vatandaşlarım...
HİTLERİN
NAZİ ALMANYASINDAN KAÇAN HOCALARIMIZ (YAZISI EKSİK EKLENECEK)
FIRLAYAN ÜST DAMAĞINI HAVADA HAPAN HATİP
Türkiye'de
tek partili güdümlü demokrasi yürüten C.H.P. yönetimi 1945 yılında çok partili
demokratik yönetime geçme kararı almıştı. İlk deneme İstanbul'da yapılacaktı.
Boşalan bir İstanbul Milletvekilliği için çok adaylı serbest seçim denemesinin
1945 Mayıs'ında yapılması kararlaştırılmış ve seçim alanı olarak Beyazıt'ta,
yanan Zeynep Hanım Konağı'nın avlusunda düzenlenmişti. Çoğunluğu bağımsız olan
adaylar kürsü etrafında toplanmış, adayların konuşması 10 dakika ile
sınırlanmıştı. Çekilen kurayla, ilk konuşmayı bir emekli öğretmen adayı yaptı.
Hoca, seçilirse, vatana yapacağı büyük hizmetleri bir bir sıraladı. Hizmet
sıralaması 5 dakikada bitince hoca kol saatine baktı ve "Geri kalan 5
dakikalık kürsü kullanma hakkını vatanımın hür havasını soluyarak
geçireceğim." dedi ve derin derin soluk alıp verme hareketlerine koyuldu.
Sürenin bitiminde, alkış yerine topladığı kahkahalar arasında kürsüden indi.
İkinci konuşmacı, İstanbul Şoförler ve Otomobilciler Derneği Başkanı ( S.Y. )
idi. Milletvekili seçilirse motorlu taşımacılıkta getireceği büyük
yeniliklerden söz ederken o kadar coştu ki... Aşırı zorlamaya dayanamayan
damağı ağzından fırladı. Çevik bir el hareketiyle protezini havada yakalayan
ateşli hatip halkın kahkahaları arasında onu ağzına yerleştirdi ve yapacağı
büyük hizmetleri sıralamaya devam etti. Gülmekten kimsede dinleyecek takat
kalmamıştı.
MÜBAŞİRDEN ŞAHİT
Soyadı
kanunu 1935 yılında çıkarılmıştı. Bu kanunun amacı, Anadolu'da birçok ailenin
aslında var olan aile unvanını soyadı olarak nüfus kütüğüne geçirmekti. Bu
mevzuda halk ve nüfus memurları yeterince aydınlatılmamıştı. Bu nedenle yanlış
uygulamalar yapıldı. Birçok aile, çevreye kendini tanıtan, örneğin Kadıoğlu,
Taşçıoğlu vs. gibi köklü aile unvanları olduğu halde tunçlu, demirli, aslanlı,
kaplanlı gibi uydurma deyimleri soyadı olarak almış veya aldırtılmıştı. Babam,
Ceyhan'dan gelen eczacı amcamla birlikte nüfus müdürlüğüne giderek, esasen
nüfus kütüğünde kayıtlı olan 'Sertabipzade' unvanını 'Sertabipoğlu' şeklinde,
soyadı olarak almak isteğinde bulunmuşlar. Nüfus memuru 'ser' ve 'tabip'
kelimelerinin Türkçe olmadığını, kanun gereğince, iki kelimeden oluşan
sözcüklerin soyadı olarak alınabilmesi için, en az bir kelimesinin Türkçe
olması gerektiğini söylemiş. Türkçe dil kılavuzunu karıştırmışlar, eski aile
ünvanımıza en yakın olarak 'Atasağun'u bulmuşlar. Nüfus memuru bunu kütüğe bir
harf yanlışıyla "Atasakun" olarak geçirmiş. Ben bu manasız ve bozuk
fonetikli sözcüğü soyadı olarak 17 sene taşıdım. Mersin'de Hükümet tabibiyken,
"k" harfi¬ni (ğ) olarak düzelterek soyadımı manalandırmak için nüfus
müdürlüğüne başvurdum. Bu mevzuda, bir harf değişikliği de olsa, mahkeme kararı
gerektiği bildirildi. Bir harfi değiştirmek yerine, bu ma¬nasız soyadını
değiştirip, eski aile adımızı soyadı olarak almak üze¬re Mersin 1. Asliye Hukuk
Mahkemesinde dava açtım. Davalı Nüfus Müdürlüğü'ydü. Duruşmada Hakim, şahit
dinletmemi istedi.
Bu
davada şahit gerekeceğini bilmediğimden şahit getirmemiştim. Mahkemenin
ertelenip uzamasını da istemiyordum. Kapıdaki mübaşir Ali efendiye gözüm
ilişti. Bizim mahalledendi. "Mahkeme içinden şahit gösterebilir miyim
Hakim bey?" dedim. Olumlu cevap alınca, mübaşir Ali efendiyi işaretle
"Ali efendi bizim mahallelidir, aile ünvanımızı bilir. Şahit olarak
dinlenmesini öneriyorum" dedim. Kabul edildi. Mübaşir, "Ben Muzaffer
beyin ailesini 'Sertabipzadeler', 'Sertabipler', olarak bilirim 'Atasakun,'
olarak hiç duymadım" dedi. İfade zapta geçti. Atasakun soyadının
Sertabipoğlu olarak düzelttirilmesine, bu suretle nüfus kütüğüne kayıt ve
ilanına karar verildi. ( 4.10.1951)
SON SINIFIN ORTASINDA ANKARA TIP FAKÜLTESİNE NAKLEDİLDİK... (EKSİK YAZILACAK)
SULTAN
ABDULHAMİDE RAHMET OKUTAN BİR DEKAN
Ankara'da
Gülhane As. Tatbikat okulunda derslere başlayalı üç hafta olmuştu. 1946 Haziran
devresinde Ankara Tıp Fakültesi'nden pekiyi derece ile mezun olan on beş
arkadaşa posta ile gelen, isme yazılmış 15 zarf dağıtıldı. Mektuplar Ankara Tıp
Fakültesi Dekanlığı'ndan geliyordu. Dekan (A.N.) imzasını taşıyan yazıda
askerliğimizin ertelenip, Sağlık Bakanlığı'na olan zorunlu hizmetimizin
fakülteye devredilmesi suretiyle, fakültenin bazı branşlarına asistan
alınacağımız bildiriliyor, görüşmek için Dekanlığa müracaatımız isteniyordu.
Sevindik. Hem Dekan' a teşekkür etmek hem başvuruda öncelik almak niyetiyle,
arkadaşım Sami Zan ile birlikte asker giysili olarak Dekanlığa damladık. İlk
sözü Sami Zan aldı. Tıbbiye 'ye girdiği günden beri Jinekolog olmak ümidiyle
yaşadığını, bu branşta asistanlığa kabul edilirse minnettar kalacağını arz
etti. Arkasından söz alarak ben de Dahiliye asistanlığı idealimden bahsettim. O
da ne... Dekan'ın tavrı birden değişti. "Yok yok... İstediğiniz o branşlarda
boş asistanlık yok... Biz sizleri ancak fakültenin ihtiyacı olan Anatomi,
Patoloji, Histoloji, Radyoloji, Adli Tıp, Fizikoterapi gibi hala boş olan
asistanlıklarımıza alabiliriz." dedi. Ben söz aldım. "Efendim F.T. (
Paşazade F.T. ) Dahiliye asistanlığına yeni başladı. O klinikte daha iki
asistanlık kadrosunun boş olduğunu söylüyor. " derken Dekan sözümü kesti
ve "Elma ile armut birlikte toplanmaz. Size girebileceğiniz asistanlıkları
saydım, o kadar..." Dekan bu mevzuda son noktayı koymuş ve zorunlu hizmetle
yükümlü olan bizlerin elma değil armut türünden olduğumuzu açıklamıştı.
Dekan'ın bu sözü benden ziyade Sami Zan'a dokunmuş olacak ki birden patladı;
"Efendim, okuduğumuza ve duyduğumuza göre Sultan Abdulhamit Tıbbiye'nin
önde gelen mezunlarını Avrupa'ya gönderir, ihtisas yaptırır ve onlara paşalık
rütbesi bile verirmiş, eski hocalarımızdan Şakir Paşalar, Besim Ömer Paşalar,
Marko Paşalar gibi... Biz sizden Avrupa'da filan ihtisas istemiyoruz. Kendi
fakültemizde severek çalışıp yükseleceğimiz branşları istiyoruz, onu bile
vermiyorsunuz. Siz Sultan Abdulhamit'e rahmet okuttunuz." deyiverdi.
Eyvah! Olanlar olmuştu... Yüzü kararan, dudakları titreyen şaşkın Dekan,
"Abdulhamit çoktan öldü." diyebildi. Sami de son sözünü patlattı.
"Öldü ama hatırası kalbimizde yaşıyor."... Bu iş bitmişti.
Koltuğundan fırlayan Dekan hiddetle makam odasının kapısını açtı...
Kovulmuştuk...
YEMEKHANEDE
OMZUMA KONAN YILDIZ
Askerlik
görevimin 16. ayında, 11. Tümen Kumandanlığı'ndan gelen bir yazıda Teğmenliğe
yükseldiğim bildiriliyordu. Terhisimize iki ay kalmıştı. Benim, asteğmen
rütbesini gösteren tek demirden bir şikayetim yoktu. Bununla, omuzu çok yıldızlı
muvazzaf askeri doktorların yetkisini zaten taşıyordum bir yıldan beri... Bir
ay böyle geçti... Öğle yemeği için yemekhanede toplanmıştık. Albay yemekhaneye
pek uğramaz, yemeklerini karargahtaki odasında yerdi. Alay Kumandan Yardımcısı
Yarbay yemekte yanıma geldi, oturdu, cebinden çıkardığı iki yıldızı omuzlarıma
taktı ve "Teğmenliğe terfin geleli bir ay oldu, sen hala tek demirle
dolaşıyorsun, bunun sebebi ne ola ki?" diye sordu. Cevabım kısa oldu:
"Terfi değil terhis bekliyordum Yarbay'ım..."
Evet terhis, bekliyordum, askerlik görevimi yeterince yaptığım kanısındaydım.
Sivil hayatta beni bekleyen farklı görevlerim vardı. Sağlık Bakanlığı'na dört
yıllık zorunlu hizmetle yükümlüydüm. Hekimsiz ilçeler, köyler bizi bekliyordu.
Bir aylık Teğmenliğim Nisan 1948 tarihli terhis tezkeremle son buldu. Ankara'ya
gittim. Kuralar çekilmiş ve ben Malatya'nın Hekimhan Hükümet Doktorluğuna
atanmıştım. Ver elini Hekimhan...
ÖNEMLİ NOT: Kitabı dört bölüme ayırdık, sonlardan bazı övgü yazılarını çıkardık .İmzalı kitabını okunması için verdiğimiz yerden geri gelmeyince bazı yazılar eksik, sıralama biraz karıştı ancak kitabı elde ettiğimizde tamamlayacağız
Kitap İstanbul Tabip Odası çıkarılmış aracılığıyla olsa da doktorun sağlığında bizzat kendisinden sözlü ve yazılı izin alınmıştır.
KASABA DOKTORUNUN 1. BÖLÜMÜNÜN DEVAMI İKİNCİ BÖLÜMDEDİR
Haberciden iyilik doğruluk ve bilgi kanalı sunar
Yazar; Gezgin, Kültür Araştırmacısı ve Habercisi, Deniz Kakanaş
Haberciden, İyilik, Güzellik ve Doğruluk haberciliği
Yorumlar
İLK YORUM YAPAN SEN OLMAYA NE DERSİN?
Yorum Yap