Image

14 Mart Tıp Bayramında Kasaba Doktorundan Edirne ve İstanbul Tıp Hikayeleri

176 LİRA ASİSTAN MAAŞIYLA 200 LİRA EV KİRASI
Asistan olarak Cerrahpaşa'da göreve başladığımda, maaş olarak elime 176 Lira geçiyordu. Evli ve bir çocuk babasıydım. Hükümet doktoru olarak çalıştığım dört yıllık süre zarfında on beş bin lira kadar param olmuştu. Taksim Şehit Muhtar Caddesi'nde 200 Lira aylık kirayla bir apartman dairesine yerleştim. Asistanlığımın sonuna kadar bu yedek akçeyle idare edebileceğimi umuyordum. Evdeki hesap çarşıya uymadı ve asistanlığımın üçüncü yılında para sıkıntısı başladı. Kocamustafapaşa semtinde, hastaneye yakın, aylık kirası 70 Lira olan küçük bir daireye taşındım. Buna rağmen yedek akçemi sıfırladım. İhtisas imtihanından sonra sekiz aylık zorunlu hizmet yükümlülüğümü tamamlamak üzere Edirne Devlet Hastanesi'ne tayinim çıkmıştı. Edirne'de kuracağım yeni düzen ve muayenehane masraflarımı karşılamak üzere Yapı Kredi Bankası'nın destek fonundan 2500 Lira meslek kredisi alarak 1954 sonunda Edirne'de işe başladım.

TİFO AŞI KAMPANYASINDA STRİKNİN ZEHİRLENMESİNDEN ÖLÜMLER
Köylerimizi sağlıklı içme suyuna kavuşturan Y.S.E Kuruluşunun henüz bulunmadığı yıllarda, Mersin'de tifo salgınlarını önlemek üzere, köylerde tifo aşı kampanyası düzenliyorduk. 1951 Haziranı başında, köy grubu sağlık memurlarına tifo aşısı dağıtmıştık. 0 yıl kuduz vakalarının artması nedeniyle, başıboş köpeklerle savaşa hız verilmesini bildirir bir Bakanlık genelgesi de gelmişti. Bu savaşın kent içi bölümünü Belediye Veterinerliği üstlenmiş, köylerdeki savaş ise Hükümet Doktorluğu olarak bize yüklenmişti. Köy sağlık memurlarına ağzı kapüşonlu tifo aşısı şişeleri ve Belediye Veterinerliği'nce hazırlanmış Striknin paketlerini dağıttık. Bu paketlerdeki tozları et veya ekmek parçaları içine karıştırıp başıboş köpek savaşında kullanmalarını önermiştik. 1951 yılı 12 Haziranı akşamına doğru Burhanlı Köyler grubu sağlık memuru telaşla odama girdi. Tifo aşısı yaptığı 8-l0 kişinin yatıp kaldığını, ayağa kalkamadığını, bu durumun ilk defa başına geldiğini, ne yapacağını bilmediğini söyledi. Olayın şokunu üzerinden atamadığı belliydi. Böyle bir aşı sonu reaksiyonunu ben de hiç görmemiştim. Hemen Devlet Hastanesinin tecrübeli bakterioloğu ( R.B )'ye gittim, tifo aşısından sonra meydana gelen böyle bir durumun ne olabileceğini sordum. "Aşı fobisidir, geçicidir, korkulacak birşey yok" dedi. Bu izah tarzı bana inandırıcı gelmedi. Böyle kitle halinde aşı fobisi olamazdı. Durumu yerinde incelemeye karar verdim. Dostum, Merkez Jandarma Komutanı Yüzbaşı Tacettin'e durumu anlattım. Jandarma jipiyle köye birlikte gittik. Köyde gördüğümüz manzara kelimenin tam anlamıyla feciydi. Tifo aşısı yapılan enjeksiyonlardan sonra ölen üç çocuğu mosmor, kaskatı kesilmiş halde bulduk. Aynı saatlerde aşı yapılmış olan sekiz ergin kişiyi de ızdıraplı adale kasılmaları krizi içinde bulduk. Olay klinik olarak striknin zehirlenmesi tablosunu gösteriyordu. Bu sekiz hastayı muhtarın nezaretinde bir araçla acilen Devlet Hastanesi'ne sevk ettikten sonra sağlık memurunun ifadesine başvurdum. Yaptığı aşının şişesini istedim. Şişeyi, son aşı yaptığı evin avlusuna fırlattığını söyledi. Gemici feneriyle taradığımız avluda şişeyi bulduk. İçinde bir miktar sıvı kalıntısı vardı. Hemen Mersin'e hareket ettik ve o gece yıldırım telgrafla (... tarih ve... seri imalat sayılı) tifo aşısı şişesinden yapılan aşı tatbikatında 3 ölüm, 8 ağır hasta olduğunu bildirdim. Ertesi gün uçakla gönderilen tahkikat heyeti Mersin'e geldi. Aşıyı imal eden Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü Müdürü Dr. Niyazi Erzin ve iki sağlık müfettişi tahkikata başladı. Dr. Niyazı Erzin, üretilen bu seri tifo aşısının Suriye ve Irak'a da sevk edilen örnek ve mükemmel bir aşı olduğunu, bu zehrin müesseselerinin dışında, aşı tatbikatı esnasında şişeye karıştırılmış olduğunu ifade etti. Boş şişenin ağzı mühürlenerek bir kuryeyle tahlil için Ankara'ya gönderildi. Rapor sonucu geldi. Şişede striknin bulunmuştu. Bu rapor benim teşhisimi doğruluyordu. Olay striknin zehirlenmesiydi. Müfettişler acilen Buıfanlı Köyü'ne gidip sağlık memurunun evinde inceleme yapmışlar ve evde morfin ampulleri bulmuşlar. Sağlık memuru uyuşturucu bağımlısı, morfinman olduğunu itiraf etmiş. Durum anlaşılmıştı. Başıboş köpek savaşı için, et veya ekmek parçaları içine toz halinde karıştırılmak üzere verilen striknin paketlerini boş bir tifo aşısı şişesi içine koyup suda eriterek köpeklerde kullanmak İstemiş. Morfinle uyuşmuş dalgın kafayla, aşı şişesi zannettiği bu striknin eriyikli şişeden aşı niyetiyle köylülere enjekte etmiş. Aşılananlarda korkunç kasılmaları görünce, telaşlanmış ve aşı şişesini avluya fırlatarak kaçmış. Sonuç: Türkiye ve belki de dünya tarihinde görülmemiş bir aşı faciası...
Köy sağlık memuru tutuklanıp cezaevine gönderildi. Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyetten üç yıl hapis ve meslekten menle cezalandırıldı.
Devlet Hastanesi'ne sevk ettiğim sekiz ergin hasta yoğun bakım ve tedavi sayesinde bir hafta içinde çok şükür hayata döndürüldü. Fakat ben bu köyde ölü olarak bulduğum üç masum yavrunun solunum yokluğundan mosmor ve kaskatı kesilmiş vücutlarıyla, kenetlenmiş çene ve yüz adalelerinin ızdırabı yansıtan imajını hiç unutamadım...

MESLEKTE İLK YANILGIM
1946 Temmuz'unda Ceyhan'da ilk muayene ettiğim hasta baş travması geçiren bir gençti. Ceyhan nehrini salla geçerken iki amca oğlu kavga etmişler, biri diğerinin kafasının yan tarafına küreğin tersi ile vurmuş. Yaralı genç yere düşmüş, kısa bir baygınlık geçirmiş, kusmuş. Ayılınca, baş ağrısı şikayeti ile bana geldiler. Şöyle bir muayeneden sonra işi önemsemedim; geçici beyin sarsıntısı ( Commotio Cerebri ) teşhisiyle protokol defterime kaydettim ve bir analjezik ( ağrı kesici ) reçetesi yazarak hastayı köyüne gönderdim. Ertesi sabah hükümet doktoru Turgut Sünni Bey'den bir tezkere geldi. Bir gün evvel reçete yazdığım gencin öldüğü bildiriliyor, ilk muayene yapan hekim olmam nedeniyle otopside bulunmam isteniyordu. Çok üzüldüm, şoke oldum. Otopside sol paryetal kafa kemiğinin iç yüzünde yumruk büyüklüğünde bir hematom ( kan pıhtısı ) bulundu. Çatlayan kafa kemiği içinden teğet geçen damarı ( artaria melenjia media ) jilet gibi kesmiş, sızan kan kitlesi beynin hayati merkezine yaptığı baskıyla ölüme sebep olmuştu. Üzüntümü gören ağabey hükümet doktoru beni teselliye koyuldu. "Senin yapacağın bir şey yoktu, Ceyhan'da hastane yok, operatör yok; Adana'ya sevk etsen bile sonuç değişmeyecekti; zira Adana'da da beyin cerrahı yok." Otopsi zaptını bana da imzalattı, olay bitti. Bu hadise benim için ileride karşılacağım bu tip vakalarda aydınlatıcı oldu, ışık tuttu; artık yanılmazdım.
BU SEFER YANILMADIM
1957 yılı Nisan'ında bir pazar günü, Edirne Devlet Hastanesi'nde nöbetçiydim. Yağmurlu bir gündü. Stadyumdaki futbol maçında, çamurla ıslanıp ağırlaşan meşin topa kafa vuran genç futbolcu yere yıkılmış, bir süre baygınlık geçirmiş, ayıldıktan sonra bir kaç defa kusmuş, hastaneye getirmişler. Muayene ettim, yıllar önce düştüğüm ilk yanılgıyı anımsadım. İlk tedavi olarak başına buz keseleri koyup cerrahi servisine yatırdım, operatörün evine telefon ettim. Pazar günüydü, evinde bulunamadı; acil bir vaka için hastanede beklendiğini eşine not ettirdim. 2 - 3 saat sonra hasta gencin aile efradı hastaneye geldi. "Biz evde bakarız, gerekirse operatörü bulup evimize getirir, baktırırız." dediler. Mani olamadım, babasını ikna edemedim. Sonunda, hastaneden kendi arzusuyla çıktığını kanıtlayan, imzalı bir vesika aldım. Hasta, çıkıp evine gittim. Ertesi gün hasta gencin ölüm haberi geldi. Spor kulübü ve ailesi tarafından olay dava mevzuu yapılarak adliyeye intikal ettirildi.
Nöbetçi hekim olarak ben ve hastane devre dışı kaldık. Sonunda operatör arkadaşımız için de takipsizlik kararı çıkmasına rağmen durum üzücü bir olay olarak uzun süre belleklerde kaldı.
YATAK İÇİNDE HASTAYA GÖTÜRÜLEN DOKTOR
1956 yılının ocak ayı... Trakya son yılların en çetin kışını yaşıyor. Buzların mızraklar gibi saçaklardan sarktığı tipili bir 6 ocak gecesi saat 2 de kapım çalındı, açtım. Kapıda görünen bir traktör ve römork yerine traktöre bağlanmış bir at arabası. Araba içinde bir yatak, yorgan ve elinde açık bir şemsiye tutan bir delikanlı. Arabada, yorganla örtülü yatak içinde muayeneye getirilen bir hasta varsayımıyla "Hastayı hemen içeriye alalım" dedim. Aldığım cevap biraz şaşırtıcı oldu, "Doktor bey hastamız köyde, biz seni almaya geldik! "... Hangi köydensiniz, bu tipide köye nasıl gideriz?"... "Vaysal köyündeniz, aha araba, arabada yorgan döşek var... Girersin yatağa, oğlum da başına şemsiyeyi tutar, sizi üşütmeden götürüp getiririz!.. " Edirne'de yeniydim, Vaysal köyünün Bulgaristan sınırına yakın bir Balkan köyü olduğunu bilmiyordum. Hoş, bilsem de ne fark ederdi ?.. Bu mesleğe Hipokrat yeminiyle girmiştik... İlkyardım çantamı hazırlayıp paltoma büründüm ve ayağımdaki botlarla arabadaki yatağa gömüldüm... Ver elini Vaysal köyü... iki buçuk saat sonra köye varabildik. Hastamız 17 yaşında bir delikanlıymış. Solunum zorluğu içinde, 40 derece ateşle yatıyordu; terle kaplı yüzünde mosmor dudaklar... Soydurup dinledim, teşhis: Çift taraflı pnömoni (Zatürre). İlk tedavisini yapıp reçetesini yazdım. Aynı şekilde yorgan döşek ver elini Edirne... Sabahın saat sekizinde hastaneye giriş imzasına yetiştim. O gün, gün boyu halsiz, uykusuz, fakat bir delikanlıyı kurtarmanın huzur ve sevinci içinde normal hastane mesaisine devam... Hey gidi mutlu günler hey!..
HASTANEDE PANİK: KUDUZ HASTA KAÇMIŞ
26 Haziran 1956. Poliklinikte muayene sırasını bekleyen hastalar arasında orta yaşlı bir köylü çift dikkatimi çekti. Yanlarından geçerken, kadın, erkeği ceketinden çekiştirerek "Burası evin değil, yerlere tükürme" dedi. Adam bu sözleri hiç duymamış gibi, donuk bakışlarını çevrede gezdirerek anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Hastada belirli bir huzursuzluk vardı. Muayene defterindeki sıraya bakmadan bu çifti içeriye aldım. Sorularıma hep kadın cevap verdi. Hasta kocasıymış. Havsa'nın Necatiye (Murdarca) köyünden olan Nazım çavuş, bir haftadan beri yemeden içmeden kesilmiş. Önceleri çok su içen çavuş, artık sofraya su koydurmuyormuş. Zaman zaman titremelerle kasılıyor, geceleri uyumuyor, bir şeyler mırıldanarak hep dolaşıyormuş. iki günden beri yeni bir huy edinmiş, salyasını yutmuyor, evin içine rasgele tükürüyormuş.

Sofradan suyu uzaklaştırması ve yeni başlayan aşırı salya akımı bende korkunç bir çağrışım yaptı: Kuduz... Hastayı lavabonun yakınına götürüp, bardağı doldurmak üzere musluğu açtım. Su şırılltısıyla birlikte hastanın yüzünde sertleşen mimiklerle, boyun ve boğaz bölgesinde "kasılmalar başladı ve hasta lavabonun dibine yıkılırcasına çöktü, çömeldi. Hastada, kuduzun kardinal semptomu olan hidrofobi (sudan korkma) aşikârdı. Teşhisim kesinleşmişti, hastam kuduzdu.. Poliklinikte paniğe meydan vermemek için, defterdeki teşhis hanesine kuduzun, hemşirenin anlayamayacağı Latince ismini (lyssâ) yazdım. Hastayı derhal yatırmak üzere İntaniye Servisi'ne şevkettim. Hastanemizde tecrit koğuşu yoktu. Kadın hasta odasını boşaltıp "tecrit koğuşu" yaptım ve kapısına becerikli hastabakıcım Mehmet Sevinç'i diktim. Durumu Başhekim'e bildirdim. Bir süre sonra hastabakıcım telaşla odama girdi. "Serviste yemek dağıtımı yaparken kaşla göz arasında kuduz hasta kaçmış" dedi. Hemen servise inip tuvalet, banyo ve depolarda hastayı ararken aşçının yamağı kapıda göründü. "Mutfakta bir hasta var, sizin servisten galiba, tuhaf, tuhaf bakıyor, konuşmuyor, hep yere tükürerek mutfağı kirletiyor, ustam gelip bu hastayı alsınlar diyor" dedi. Hasta bulunmuştu, hemen iki temizlik kovasını suyla doldurttum. Biri bende, diğeri hastabakıcımın elinde, çift kova suyla mutfağa daldık. Hastamız ocağın önünde, arkası bize dönük duruyordu. "Nazım çavuş" diye bağırdım. Hasta ürkerek bize döner dönmez kovalardaki suyu ayaklarına doğru boşalttık. Hastada titreme ve kasılmalar başladı ve olduğu yere çöküp kaldı. Arkasından dolanarak iki yandan kollarına girdik ve koğuşuna götürüp yatırdık. Artık hastayı yatağına tespit zorunluluğu doğmuştu, yatak çarşaflarımla göğüs ve bacakları üstünden sarmalayarak yatağına tespit ettirdim. Hastayla teması olan personele kuduz aşısı tatbikine başladık. Hastalık belirtileri çıktıktan sonra hiçbir tedavi şansı olmayan kuduzda, mukadder sonu beklemekten başka çare yoktu. Ayaklardan başlayan felç kollara ve boyuna yayıldı. Üç gün içinde solunum adalelerinin felci sonucu hastayı kaybettik, imkansızlığın verdiği acı ve hüzün içinde, ailesini teselli yine bize düştü...

Karısıyla yaptığım konuşmada, bir hayvan tarafından ısıtıldıktan sonra kuduz aşısı yaptırmak üzere niçin hastaneye getirmediklerini sordum. "İki hafta evvel gece kahvehaneden gelirken bir köpeğin saldırısına uğramış. Ertesi gün yanağındaki yarayı sorduğumda 'Berberde traş olurken kesildiğini' söyleyerek durumu bizden sakladı" dedi.
Nazım çavuş cehaletin kurbanı olmuştu.
Meslek hayatımda gördüğüm ilk ve son kuduz vakası olan Nazım çavuş, yurt çapında cehaletin kim bilir kaçıncı kurbanıydı...

EVİN YILANI
Edirne'de çalıştığım beş yıl içinde dört ev değiştirmiştim. Ev almaya hiç niyetim yoktu ama, kiracılık da canıma tak etmişti. Ev sahiplerinden yana hiç şansım yoktu. Son ev sahibim huysuz bir dul kadındı..
Evini kiralayalı bir ay olmuştu ki, hatır sorma bahanesiyle evini kontrole geldi. Eve ilk taşındığımızda evin duvarları is ve kir içindeydi. Cebimden bir hayli masraf ederek pembe plastik badana yaptırmıştım. Karşımda oturduğu sürece, ev sahibi hatunun gözleri bizden çok, duvarlarda dolaşıyordu. Nihayet patladı. Babasından kalma tarihi keten sıva üzerine plastik badana mı yapılırmış? Ona sormalıymışım. izin vermezmiş, o anda tepem attı. Hiç niyetim yokken ev almaya karar verdim. Aynı semtte, Kaleiçi'nde iki katlı bahçeli bir ev bulup satın aldım, taşındık. Son kiracılığım bir ay sürmüş, huysuz dul hatun beni ev sahibi yapmıştı... Yeni evimiz Edirne'nin tipik eski evlerindendi. Yalnız, bu evde garibime giden bir şey vardı, Mayıs, Haziran aylarında başlayıp, akşamları saatlerce süren, kurbağa ve böcek sesine pek benzemeyen "cık, cık"lı bir ses duyuyor, buna mana veremiyorduk. Bir yaz akşamı yeni evimizi hayırlamaya gelen Edirneli bir dostumuzla sohbet ederken bu garip ses duyulmaya başladı. Dostuma "yahu bu ses neyin nesi?" dedim. Cevabı biraz şaşırtıcı oldu "Dostum, bu yılan sesidir. Kale içi semtinin eski evlerinde yılan eksik olmaz, her evin bir karayılanı vardır; korkmayın bir şey yapmaz" demesine rağmen, içime bir kurt düşmüştü. Bir akşam eşim, çamaşırhanede dolu olarak bıraktığımız yedek su kovalarından birinin içinde bir fare ölüsü görmüş. Kovayı yere boşalttıktan sonra yıkayıp paklayarak temiz su doldurup bırakmış, O akşam eve döndüğümde olayı bana anlattı. Ertesi sabah, ölen farenin leşini çöplüğe atmak üzere çamaşırhaneye girdim. Ölü fareyi köşe bucak aramaya koyuldum, bulamadım. "Bir kedi kapıp götürmüştür" diye düşünürken, çamaşır sepetinin arkasındaki bir boşlukta duran siyah bir kitle gözüme ilişti, yaklaştım. A, aa! Bu çöreklenmiş bir karayılandı. Mevsim yazdı, yılanların kış uykusundan uyanıp en oynak olduğu zamandı. Acaba ölü mü diye incelemeye koyuldum, göz göze geldik. Gözleri canlı ve piri pırıldı, ağzına girip çıkan ince dili canlılığını kanıtlıyordu. Bu, dostumun bahsettiği, bizim evin karayılanıydı, onu öldürmek için bu hareketsiz hali tam fırsattı. Koştum, demir uçlu, uzun saplı şemsiyemi kapıp çamaşırhaneye daldım ve hareketsiz duran yılanın başına arka arkaya birkaç darbe indirdim. Başı ezilen yılan ölmüştü, maşayla tutup çamaşırhanenin taşlığına boylu boyuna uzattım. Bu, bir buçuk metre boyunda bir yılandı. Ölü yılanın karnının ortasında yumruk büyüklüğünde bir şişlik dikkatimi çekti. Bisturiyle şişliği yarınca içinden kocaman bir fare ölüsü çıktı. Durum anlaşılmıştı. Suda boğulup ölen fareyi kedimiz değil, evimizin yılanı kapmış ve yuttuğu bu büyük lokmayı sindirebilmek için, hareketsiz halde öylece kıvrılıp kalmıştı. Düğüm çözülmüştü ve evin yılanı kâbusundan kurtulmuştuk.

KUL SIKILMADIKÇA HIZIR YETİŞMEZMİŞ
Evet, çok sıkılmadan Hızır yetişmiyor. Hayatımda üç defa çok sıkıldım ve Hızır yetişti.
Şöyle ki;
1-1974 Temmuz sonlarıydı. Eşim ve çocuklarım Şarköy'deki yazlığımızda kalıyorlardı. Hafta sonları Edirne'den Şarköy'e gidiyordum. Arabamın bakımım yakında yaptırmıştım. Edirne'de motor bakım-tamir atölyesi olan Muammer Özkan Hocanın da Şarköy'de yazlığı vardı. Aynı site içinde komşuyduk. Cuma akşamıydı, arabamla Şarköy'e hareket etmek üzereydim. Hocamın atölyesine uğradım ve "Şarköy'e gidiyorum annene gönderecek bir şeyin varsa, ben götüreyim dedim. "Teşekkür ederim, sağ ol, Şarköy'den yeni döndüm, annemi görürsen selamımı İlet" dedi. El sıkışıp ayrıldık. Atölyeden birkaç metre uzaklaşmıştım ki "dur doktor dur bağırarak arkamdan koşan hocayı görüp durdum. "Arabanın kaputunu aç da gel" dedi. Arabayı çalışır vaziyette bırakıp indim. "Yahu! Burnun hiç benzin kokusu almadı mı?" deyip eliyle karbüratörü işaret etti. Baktım, karbüratöre benzin getiren lastik boru yarılmış, fıskiye gibi benzin fışkırıyordu. "Doktor, araban yolda alev alır yanardın, motoru stop et gel" dedi. Yırtık boruyu söküp yenisini taktı ve bir tanesini de torpido gözüne yerleştirdi ve "haydi, güle güle" diyerek beni yolcu etti. Yolda düşündüm. Kısa bir süre önce arabamın bakımını yaptırmıştım. Muammer Hocanın atölyesine uğrama zorunluluğum yoktu. Bir "merhaba" demek için beni atölyeye gönderen kimdi, neydi ? Beni atölyeye sevk eden Hızır tam zamanında imdadıma yetişmişti Sağ' olasın Hızır baba...
2-1982 Ağustosunda, Şarköy'deki yazlığımızda, aynı sitedeki dostumuza bir gece misafirliğe gitmiştik. Sohbet derinleşti, geç vakte kadar oturduk. Eşim "sen önden git, kapıyı aç, ben çayımı bitirip arkandan gelirim" dedi. Kapıya geldim, 'elimi cebime attım, anahtar yok!... Bütün ceplerimi karıştırdım, anahtar yoktu.

Kapıda kalmıştık. Gecenin bu saatinde çilingiri nasıl bulabilirdim? Sırtımın ortasından bir soğuk terin indiğini hissederek irkildim. Arabamın anahtarını çıkarırken, aynı cepte olan evin anahtarını düşürmüş olabilirdim. Hemen arabamın kapısının altına denk gelen yeri yoklarken elime bir taş takıldı. Taşı alıp, hemen yan taraftaki komşunun otlarla kaplı bahçesine doğru fırlattım. Taşın düştüğü yerden gelen bir "tin!" sesi dikkatimi çekti. Arabayı açıp el fenerini çıkardım ve yan bahçeye daldım. Fırlattığım taşa bitişik duran parıltılı cisme uzandım. Hayreti... bu benim anahtarımdı. Kapıyı açıp eve girerken düşündüm: gece değil de güpegündüz olsa, nişan alarak otlar arasındaki anahtarlığa doğru bu taşı fırlatsam, acaba anahtara vurabilir miydim?
Bu, benim işim değil, usta bir nişancının işiydi.
0 gece çok sıkılmıştım ve Hızır tam zamanında imdadıma yetişmişti.
3-25 Mayıs 2001 günü, arabamda yalnız olarak feribotla Eceabat'tan Çanakkale'ye geçiyordum. Feribot Çanakkale'ye yaklaşırken, üst kat salonun demir merdiveninden iniyordum. Ayağım kaydı, korkuluğa tutunmama rağmen sol bacağımda adale kopmasıyla irkildim. Ayağımı sürüyerek direksiyona geçebildim. Debriyajı kullanamıyordum. Zorlukla, arabamla vapurdan çıkabildim ve ana cadde kenarında durdum. Çaresiz flaş lambalarını yakarak beklemeye koyuldum. Ağrı kesici ve adale gevşetici bir ilaç alarak Çanakkale Devlet Hastanesi Acil Servisi'ne ulaşabileceğimi umuyordum. Böylece beklerken, ortaokul öğrencisi giysili iki güzel çocuk "yardım edebilir miyiz?" diyerek arabama yaklaştılar. Ağrı kesici bir ilacı içeren reçeteyi ellerine tutuşturarak eczaneye gönderdim. Ge¬len ilacı içip beklemeye koyuldum. Bir saat geçmesine rağmen ağrıyan bacağımı kullanamıyordum. İlaçların etkisini göstermesi için biraz daha bekleyim derken iki genç adam arabama yaklaşıp yardım teklifinde bulundular. Abdi İbrahim ilaç fabrikasının temsilcileriymiş. Firmalarının iki ilacını bıraktılar.

Teşekkür ettim. Halâ bir süre sonra ilaçların etkisinin görüleceğini ve arabayı kullanarak hastaneye ulaşacağımı umuyordum. Böyle bekleyerek saatler geçti, artık bu sakat bacakla arabayı yürütemeyeceğime inandım. Hayırsever kişileri beklemeye koyuldum. Yorgunluğun etkisiyle direksiyon başında hafifçe kendimden geçmiştim ki "Hayrola efendim, hasta mısınız? yardım edebilir miyiz?" diyen iki genci karşımda görünce irkildim. "Evet bir kaza geçirdim, yardımınızı rica ediyorum" diyebildim. Çok sıkılmıştım ve Hızır yetişmişti. Kuvvetli iki genç adam beni kucaklayarak arabalarının arka koltuğuna yatırdılar ve direksiyona geçip beni Çanakkale Devlet Hastanesi Acil Servisine götürdüler. Bu iki genç, öğretmenmiş, Ankara'dan yeni gelmişler, Çanakkale Üniversitesi'nde imtihan görevlisiymişler. Beni kucaklayarak sedyeye aktardılar. Röntgen kontrolüm yapıldı. Adale kopması teşhisiyle sol bacağımı alçılı atel tesbiti yapılıp ortopedi servisine yatıncaya kadar yanımdan ayrılmadılar. Çanakkale Öğretmen evinde misafir olarak kalıyorlarmış. Kartvizitlerini verdiler ve ihtiyacım olursa, telefon etmemi söylediler. Onlara sarılarak teşekkür ettim. Evet, çok sıkılmıştım ve hızırım tam zamanında yetişmişti.
GÖNLÜ ZENGİN YOLSUL FATMA ABLA
Fatma abla soluk siyah bez giysi içinde, çorapsız, plastik terlikli ayaklarıyla, ilk bakışta yoksulluğunu sergileyen bir hatundu. Uzunköprü'nün Çakmak köyünden muayeneye gelmişti. Sütlü kahve renkli cildi ve tipik "abe"li konuşmasıyla Fatma abla, Edirne deyimiyle "hısım"dı, "esmer vatandaştı" yeni moda medyatik deyimiyle "Roman"dı. Şikâyetlerini dinledim, muayene ettim. Teşhisim Gastritti, ilaç dolabımdaki eşantiyonlardan tedavisini sağlayacak ilaçları verdim. Sevindi. Koynundan çıkardığı soluk bir mendil çıkınından aldığı bir kağıt parayı elime vermekten çekinircesine masamın kenarına koyuverdi. Yan gözle baktım, beş liraydı... O günlerde istanbul Tabip Odasının kararlaştırdığı uzman hekim asgari 1    muayene ücreti yirmi beş liraydı. "Sen Edirne'ye neyle geldin Fatma abla" dedim. "Minibüsle geldim" dedi. "Minibüs ücreti ne kadar?" soruma, "iki buçuk lira" yanıtını verdi. "E... senin dönüş minibüs paran var mı?" dedim. "Yok amma, bizim köylü bir bakkal var, ondan borç alırım" dedi. İçim burkuldu... Masa kenarında duran beş lirayı eline tutuşturdum, parayı tekrar masanın kenarına bıraktı ve "Bana iki buçuk lira minibüs parası ver yeter" dedi. "Sen bu beş lirayı al, yolda canın ister bir simit alırsın" dedim. Anladığım kadarıyla, Fatma abla yoksul fakat gururluydu... derdine deva olacak hekime bir şeyler ödemek istiyordu. Eline veremediğim bu parayı zorla koynuna sokarak aldırabildim...
0 günden sonra bana Çakmak köyünden onlarca hasta geldi. Hemen hepsi "Fatma ablanın doktoru siz misiniz?" sorusuyla girip, Fatma ablanın selamını ekleyerek gittiler...
Hey benim gönlü zengin, yoksul Fatma ablam...
EN AĞIR MENENJİTLİ HASTANIN DİRİLİŞİ
Hafize Dalkıran İpsala'nın Karpuzlu köyünden, 3 çocuk annesi, yoksul bir Pomak hastamdı. Polikliniğe baş ağrısı, devamlı kusma ve aşırı zayıflama şikayetleriyle gelmişti. Klinik muayene sonucu menenjit teşhisiyle intaniye servisine yatırıldı. Bel suyu incelemeleri sonucu kati teşhis tüberküloz menenjitti (beyin zarı veremi). Bu hastalık, ancak iki-iki buçuk aylık sistematik tedaviyle şifa bulan, en ağır menenjit şekliydi. Tedaviye başladıktan bir ay sonra şikayetleri kaybolan hasta, "Ben iyileştim, beni taburcu edip köyüme gönderin" diye tutturdu. Fakat bel suyunun normalleşmesi için daha en az bir ay tedavisi gerekiyordu. O ara benim aynı maaş kadromla Edirne Milli Eğitim Baştabipliği'ne tayinim çıkmıştı. İyileşen hastalarımı taburcu ettim; servisimi, yerime görevlendirilen arkadaşım, iç hastalıkları uzmanı Dr. L.Ç. çe devrettim. Servisimde bıraktığım tek hastam tüberküloz menenjitli Hafize Dalkıran'dı. Dr. L.Ç. den, bu hastamın verdiğim şema dahilinde, bel suyu normalleşmeden taburcu edilmemesini rica ettim. "Gayet tabi" diyerek bana garanti verdi. Gönül rahatlığıyla. Devlet Hastanesinden istifa ederek ayrıldım. Bir süre sonra muayenehaneme hastaneden, vefakâr hastabakıcım İbrahim baba geldi. Hoşbeşten sona Hafize'nin durumunu sordum. "Hafize çok kötü durumda, Hafize yolcu, bir deri bir kemik kaldı, altına muşamba serdim, tuvalete kucakta götürüyorum" dedi. Çok sarsıldım, adeta şoke olmuştum. "Nasıl olur? Ben onu çok iyi bırakmıştım" diyebildim... "Sizden sonra hiç tedavi görmedi, hiç bel suyu alınmadı, Hafize yolcu!... Bu hasta bana emanet edilmiş yoksul bir anneydi... Hemen İbrahim babayla birlikte hastaneye yollandım. Servis hasta doluydu ve onca hasta arasında, bir kemik yığını halinde kıvrılıp yatmakta olan Hafize'yi kucaklayıp doğrulttum. Hastam kaekslye girmişti. Tedaviye yeniden başlamak üzere bel suyu alırken Hafize "Doktor bey boşuna benim canımı yakma, ben öleceğim" diye inleyerek mırıldanmaya başladı. "Korkma Hafize, korkma! Sen yaşayacaksın ve ben seni köyüne yürüyerek göndereceğim" diyerek ona moral vermeye çalıştım. Aslında bu söylediklerime ben de pek inanamıyordum, ama olsun; gayret benden, şifa Allah'tan diyerek, sil baştan tedaviye koyuldum. Tedavi iki-iki buçuk ay sürdü. Bu süre sonunda bel suyu normale döndü, hasta kilo aldı. Şifa tamdı, Hafize dirilmişti. Kocasına, gelip karısını almasını bildiren bir mektup gönderdim. İki gün sonra Ahmet Dalkıran muayenehaneme geldi. Hüzünlü, ürkek bir hali vardı. "Senin neyin var Ahmet?" soruma, "Bizim köylüler, Hafize ölmüş, doktor çamaşırlarını alman için seni çağırıyor, git dediler, onun için geldim" cevabını verdi... Şaşırmıştım. "Bırak bu saçmalıkları, karın sapasağlam, git hastaneye karını al da gel" dedim. Gitti ve bir süre sonra karısıyla birlikte merdivenleri tıpış tıpış çıkarak geldiler. Hafize'nin kullanacağı ilaçların reçetesini yazdım. Köylerine gittiler...

Panayır havasına bürünen Kırkpınar güreşi şenliklerinde Dalkıranlar Edirne'ye gelir ve çoban armağanı kabilinden bir çanak tere yağıyla beni ziyaret ederlerdi. Hafize çok kilo almıştı bu halinden şikayetçi görünmüyordu. Aradan yıllar geçti. Temasımız kesilmişti. 1965 yılı yazında, Şarköy'deki yazlığımızdan Edirne'ye dönüyorduk Keşan'da bir lokantaya girdik. Karşımızdaki masada kalabalık bir köylü grubu vardı. Genel milletvekili seçimi yakındı, seçim, meçim diyerek politika konuşuyorlardı. Bu gruptan biriyle sık sık göz göze geliyorduk; adamın bakışlarından rahatsız olmaya başlamıştım. Sonunda kalkıp masamıza geldi. "Siz doktor Muzaffer bey misiniz?" sorusuna "Evet'le cevap verdim. "Ben Hafize Dalkıran'ın kocasıyım" deyince 'Ben öleceğim, boşuna benim canımı yakma doktor bey' diyen Hafize gözümün önünde canlandı. Hoşbeşten sonra Hafize nasıl? Soruma, "Çok iyi, çok iyi, iki doğum daha yaptı" diyerek sevincini ifade etti. İki buçuk aylık emeğim semeresini vermişti.
Diriliş; kucağında iki tane bebekle diriliş bu değil miydi?

MANDA GİBİ OLMAK İSTEYEN POMAK KADINLAR
Menenjitli hastam Hafize Dalkıran iyileşip köyüne döndükten sonra çok kilo almış, şişmanlamış. Bir süre sonra İpsala'nın Karpuzlu köyünden bana, hasta diyemeyeceğim Pomak kadınlar gelmeye başladı. Muayeneden evvel, şikâyetlerini sorduğumda, "Biz hasta değiliz. Hafize maşallah manda gibi oldu, bize de ilaç yaz, onun gibi olalım" diyorlardı. Karpuzlu köyünde manda gibi olmaya istekli bu kadar kadının varlığı garibime gitmişti. Zayıf hastalarımızdan kilo almak için reçete isteyenler olurdu. Fakat manda gibi olmak isteğiyle ilk defa karşılaşıyordum. Çaresiz, Hafize'ye yazmış olduğum I.N.H esaslı takviyeli reçeteleri istek üzerine yazmaya başladım. Hafize'ye imrenenler acaba ona benzeyebildiler mi?..

EŞREF SAAT DEDİKLERİ
Dilekler, dualar "eşref saate denk gelirse kabul edilirmiş" bu sözü, bir çoklarımız defalarca duymuşuzdur. Ben, bu sözü, halka mal olmuş bir "deyim" olarak tanımlardım. Fakat, başımdan geçen iki olay doğruluğunu kanıtladı. Şöyle ki;
1- 1954 yılı sonunda Edirne Devlet Hastanesinde göreve başladım. Eşim sekiz aylık hamileydi. Hamileliği boyunca onlarca, belki yüzlerce defa tekrarladığı bir dileği vardı. "Doğacak bebeklerimiz ikiz olsun, kız olsun ve birbirine benzemesin, derdi. Ben, her defasında "aman, Allah etmesin" diyerek karşıt dileğimi eklerdim. Zira, ilk bebeğimizin büyütmesinde, çalışan bir insan olarak, bebek ağıtlarıyla bölünen uykusuz gecelerimin zorluğunu unutamıyordum. Doğum yaklaşınca eşimi Mersin' e götürüp bırakmıştım. Zira, doğumda yardımcı olacak yakınlarımız oradaydı. Beklenen gün geldi. Mersin'den gelen ve sağlıklı doğumu müjdeleyen telgrafta "çifte damat hazırla" deniyordu. Evet, bu telgraftan bebeklerin ikiz oldukları, kız oldukları anlaşılıyordu, fakat birbirine benzeyip benzemediği belirtilmiyordu. Merak ve heyecanla Mersin' e koştum. Evet, sağlıklı doğan ikizlerimiz, kızdı ve birbirine benzemeyen ayrı yumurta ikizleriydi. Ailece çok mutluyduk. Eşimin duası, dileği eşref saatine denk gelip kabul bulmuş ve, benim karşı yönde olan dileğime çok şükür yer verilmemişti.
2-Edirne'de görev yaptığım 1960 yılı başlarında, değişik giysisi ve garip yürüyüşüyle, tek başına caddeleri arşınlayan bir adam peydah olmuştu. Yaz kış boynunda taşıdığı papyon kıravat ve ağzımdaki piposuyla dikkatleri üzerine çeken bu adam kimdi? Tanımadığım, yüz yüze gelip konuşmadığım bu kişi, bana karşı garip bir tutum sergilemeye başlamıştı. Eşimle birlikte yaptığımız, bazen çocuklarımızın da katıldığı akşam yürüyüşlerimizde, çok zaman bu garip kişiyle karşılaşırdık. Ta uzaklardan bizi görünce, kaldırım değiştirip bizim tarafa geçer, gözlerini bize dikerek sırıta kırıta yanımızdan geçerdi. Bu garip kişinin tutumundan rahatsız olmaya başlamıştık. Ülkemizde televizyon yayınlarının başlamadığı o yıllarda yegâne eğlencemiz sinemaydı. Genellikle aile locasından seyrettiğimiz filmlerin seans aralarında rahatsızlığımız başlardı. Genellikle ön taraftaki sıralarda oturan bu kişi, başını sinema perdesine değil arkaya doğru çevirip bakışlarını bizim locaya, bize diker sırıtır, baş sallayarak garip hareketlerde bulunurdu. Çevrenin de dikkatini çeken bu durum bizi çok rahatsız etmeye başlamıştı, "önüne dön" dercesine yaptığım el hareketlerim etkisiz kalırdı. Kimdi bu adam? Bizden ne istiyordu? Eşim de bu durumdan rahatsızdı. "Bu adama tenha, uygun bir yolda rastlarsam, onu anlayacağı bir dille uyaracağım" diyordum. Caddelerde, sinema salonlarında çektiğimiz bu rahatsızlık yıllarca sürdü. Bir sabah, arabamı park ettiğim sokaktan iş yerime giderken bu kişiyle karşılaştım. Yine piposu ağzında, o garip yan bakışlarla yanımdan geçerken, yaratığın, sert bir kol vuruşuyla sarsıldım, sendeledim. Adam artık gözle tacizle yetinmeyip zorbaca saldırıya geçmişti. Yakasına yapışarak bu tutumunun hesabını sormayı düşündüm. Durum, sonunda uygunsuz itişip kakışmaya dönüşebilirdi ve kentteki kariyerimi sarsardı. Saldırıyı çaresiz sineye çekerek stres altında muayenehaneme gittim. O gün boyu, zihin dağınıklığı altında çalışmaya koyuldum ve yüzlerce defa şu dilekte bulundum,"Allahım! Tenha bir yerde bu dengesiz kişiyle beni karşılaştır da, onun anlayacağı bir dil ve hareketle onu yaptığına pişman edeyim" akşama doğru işimi bitirdim, hava kararmıştı. O akşam meslek odamızda toplantımız vardı. Biraz da geç kalmıştım, binanın karanlık koridorunda koşarak üst kattaki toplantı salonunun merdiveninin ikinci basamağına adımını atar¬ken arkamdan gelen "doktor bey, doktor bey" sesiyle irkildim, geriye döndüm, a, a, a dört yıldan beri ailece huzurumuzu kaçıran yaratık karşımdaydı, "Doktor bey, eşiniz bu gün bana hakaret etti" diye söze başladı. Karımı bana şikayet etmek için tıpış tıpış ayağıyla gelmişti. "Sen kimsin, nesin, istediğin nedir bizden, ve dört yıldan beri çektiğimiz nedir senden ?" diyerek yakasına yapıştım. Adam, suçluların korku psikozu içinde, işin ciddiyetini anlamış olacak ki "tövbe, sizi bir daha rahatsız etmeyeceğim, söz veriyorum" deyince yakasını bıraktım. Koşarak karanlık koridordan uzaklaşıp gözden kayboldu, o gün, onlarca, belki yüzlerce defa tekrarladığım dileğim eşref saate rastlamış olacak ki, aynen yerine getirilmiş ve kazasız belasız bu kâbustan kurtulmuştum.

DOST KAZIĞI
Edime Devlet Hastanesindeki görevimden istifa ettikten sonra bir süre muayenehanemde serbest çalışmaya başlamıştım. Bir gün sağlık müdürü telefon etti: "Yanımda bir sınıf arkadaşın var, telefonu ona veriyorum "dedi. Verdi, konuştuk. Karşımdaki Dr. M.G idi. Edirne'ye görevle gelmiş, görüşmek üzere beni Sağlık Müdürlüğüne çağırıyordu. Muayenehanem Sağlık Müdürlüğüne 50 m. mesafedeydi. Görüşmek için önce onun beni ziyarete gelmesi gerekirken beni Sağlık Müdürlüğüne çağırmasını garipsemiştim, kırmadım.

"Bir iki hastam var. İşim bitince gelirim" dedim. "Bekliyorum" dedi. Gittim, görüştük. Verem taraması ve B.C.G.aşı kampanyasında çalışıyormuş. Ekibiyle beraber Edirne'ye görevle gelmiş. Dr. M.G ile İstanbul Tıp Fakültesine aynı yatılı yurtta birlikte başlamıştık. O, dördüncü sınıftayken üç çocuklu bir hatunla evlenerek yurttan ayrılmış ve temasımız azalmıştı. Yıllar sonra Edirne Sağlık Müdürlüğünde buluşuyorduk. 0 akşam M.G'yi, Meriç nehri kenarındaki bir restoranda yemeğe davet ettim. Kabul etti. Üç sağlık memuru ve şoförüyle ekip halinde geldiler. Geç vakte kadar geçmişi anarak sohbet ettik. Meslekte ihtisas yapmayı düşünmüyormuş. Edirne'deki verem taraması ve aşı işini bitirince Kırklareli'ne geçecekmiş. Aradan aylar geçti, Dr. M.G'yi hiç görmedim. Sağlık müdürüne telefon edip M.G'nin nerede olduğunu sordum. "Edirne'de işini bitirip Kırklareli'ne geçti." dedi. Vefalı dost! Telefon!a olsun veda etmek lüzumunu duymamıştı. Yıllar sonra, 1976'da İstanbul'a yerleşmiştim. Bir gün yaya olarak Beyazıt'tan Sultanahmet Adliyesinde bir hakim dostumu, ziyarete gidiyordum. Bir klakson sesiyle yanımda ani fren yapan eski model siyah bir Citroen araba durdu. Direksiyon başındaki bizim Dr. M.G idi. "Muzaffer atla arabaya, seni gideceğin yere bırakırım" dedi. Gideceğim yer yakın, Sultanahmet'e gidiyorum" diyerek arabasına binmek istemedim. "Yakın da olsa atla arabaya, biraz konuşuruz" dedi. Çaresiz girip yanına oturdum. Birkaç yüz metre ilerlemiştik ki birden arabayı durdurdu. "Ben buradan sağ sokağa sapacağım" dedi, arabadan indim, vedalaşarak ayrıldık. Ana caddeyi takip ederek Sultanahmete doğru yürümeye koyuldum. Birkaç dakika sonra arkadan gelen "Yahu Muzaffer" çağrısıyla durdum; baktım. Elindeki bir kağıdı sallayarak bana doğru gelen bizim Dr. M.G idi. "Yahu, uygunsuz yerde durarak seni indirmişim. Trafik memuruna yakalandık. 15 lira ceza kesti*; onu ödemeye gidiyorum. Senin yüzünden bu cezayı yedim." dedi ve yanımda dikilip durdu. Belli ki benim bu parayı ödememi bekliyordu. "Benim yüzümden zarara girme" diyerek cüzdanımdan çıkardığım 15 lirayı uzattım, aldı. Ayrılıp yoluma devam ettim. Biraz sonra merakla arkama dönüp baktım, bizimki "cezayı ödemeye gidiyorum"

diye gösterdiği yönde gitmiyor, ters yönde arabasına doğru gidiyordu. Belliydi ki dostum beni bastırıp 15 liramı iç etmişti. Eh, bu da böyle bir dosttu işte...

Aradan yıllar geçti M.G'yi hiç görmedim ve haber de alamadım. Bir gün Küçükyalı'daki muayenehanemdeyken telefon çaldı. Karşımdaki M.G. idi. Selam sabah demeden, nereden öğrenmişse "Yahu Muzaffer; senin oğlun diş tabibiymiş, benim oğlumun bir diş protezi problemi var, oğlunun adresini ver" dedi. Verdim. "Sen oğluna bir telefon et, bize tenzilat yapsın. Ben ücretin hepsini peşin ödeyemem, taksitle ödememi kabul etsin" dedi. Olur dedim. Oğluma telefon edip gerekli kolaylığı göstermesini rica ettim...
Bütün bu olaylardan sonra, ünlü İranlı filozof, şair Şirazlı Şeyh Sadi'nin dost tanımlamasını hatırladım.

Şeyh Sadi'ye göre üç türlü dost vardır:
Birinci gruptaki dostlar ekmek gibidir, her zaman aranırlar.
İkinci gruptakiler, ilaç gibidir, lazım olunca aranırlar.
Üçüncü gruptakiler ise, hastalık gibidir, onlardan kaçılır...
Ben, ne kadar aramasam da, kaçsam da, dostum M.G hep beni arayıp bulmuştu...

SARILIRKEN KEMİK KIRAN SEVGİ
C.E Boşnak kökenli, boylu boslu iri kıyım bir dostumuzdu. Kerpeten gibi parmakları, balyoz gibi yumruğu vardı. Sevgiyle kucaklayıp göğsünde sıktığı dostlarını "of dedirtmeden bırakmazdı. 'Bu nedenle, aramızda "Ayıboğan C.E, olarak anılırdı. Onunla, Edirne'de bir kooperatifin kurucu üyesiydik. Kooperatifin yıllık genel kurul toplantısından çıktığımız bir gün yanıma yaklaştı. Genel Kurulda yaptığım konuşmamdan hoşlanmış olacak ki "Yaşa doktorcuğum" diyerek beni kucakladı ve öyle sıktı sıktı ki göğsümün sol tarafında bir "çat" sesiyle bıçak saplanır gibi bir ağrı duydum ve "of Bırak be..." diyerek kollarından sıyrılmayı başardım. Derin nefes alamıyordum. Her soluk alışta göğsümün sol tarafında bıçak saplanır gibi bir ağrı duyuyordum. Bu ağrıyı incelemeye koyuldum. Ceketimin sol iç cebinde metal (madeni) bir dolmakalem vardı. Göğsümde başlayan ağrı bu dolmakalemin göğüs kafesime değdiği noktada odaklanmıştı. Her 'soluk alışta artan bu ağrı nedeniyle gece pek uyuyamadım. Çaresiz, sabah erkenden röntgen kontrolüne gittim. Röntgen filminde, göğüs kafesimin sol tarafında altıncı kaburga üzerinde 1.5 santimlik bir kırık görüldü. Bölgeye plaster tespiti yapılarak ağrı azaltıldı. Bu ağrıyan yan, kırık yeri, ceketin sol iç cebindeki metal kalemin baskı yerine uyuyordu. Röntgen raporumu ve filmini alarak "C.E'nin bürosuna gittim ve " Ah bre ayıboğan! Beni kaburgamı kıracak kadar çok sevmene ne gerek vardı ?" dedim. Röntgen raporunu ve filmi eline alıp, inceledi ve "ben sevdiğimi işte böyle severim" dedi. Gülüştük...

ADIMA BESTE
1967 mayısının sonlarında, sabaha karşı kapım çalındı. Kapımda soluk soluğa heyecanla titreyen, saçı başı dağınık hanımı alacakaranlıkta zor tanıdım. Bu, kıymetli komşumuz Kıymet Hanım'dı. Karı koca müzik öğretmeniydiler. "Doktor Bey, yetiş Niyazi Bey ölüyor, evde yalnız bıraktım, ben önden gidiyorum, ne olur çabuk gel". Uzaklaşan kadının arkasından baktım, ayağı terliksizdi, evinden aceleyle, çorapla fırlamıştı. Çantamı kaparak peşinden koştum. Arkasından yetiştim. Eve beraber girdik. Niyazi Bey yatakta, dizleri karnına doğru 'kıvrık, iki büklüm olmuş inliyordu. Muayeneye koyuldum. Karnına el değdirtmiyordu. Karın tahta gibi sertti. Hastanın geçmiş durumunu biliyordum. Mide ülseri vardı ve diyabetik (Şeker hastasıydı). Akşam yemeğinde ne yediğini sordum. "Doktor bey, kuru fasulye yedi, beni dinlemedi, tabak tabak yedi ve sabaha karşı sancıyla uyandı" dedi. Durum anlaşılmıştı. Teşhisi koydum. Fasulyeden doğan aşırı gaz gerginliği sonucu mide ülseri delinmiş, perforasyon olmuştu. Mide içeriğinin karın boşluğuna yayılması sonucu, çok sancılı peritonit sergilenmişti. Durumu, teşhisimi bildiren bir yazıyı ellerine tutuşturarak Edirne Devlet Hastanesine sevk ettim. Yarım saat sonra kapım tekrar çalındı. Hastane operatörü üç gün izinle İstanbul'a gitmiş. Hastanın bekleyecek durumu yoktu. Acilen ameliyatı gerekiyordu. En yakın operatörlü hastane Uzunköprü'deydi. Uzunköprü yolu o zamanlar bozuk, ondüleli bir, şoşeydi. 70 km'lik sarsıntılı bir yolculuğa bu hasta nasıl dayanırdı ? Çaresiz, operatör dostuma hastanın durumunu bildiren bir mektup yazdım ve acilen müdahalesini rica ettim. İki gün sonra Uzunköprü'ye telefon ederek hastanın durumunu sordum. Sarsıntılı yol boyunca mide döküntüsü bütün karın boşluğuna yayılmış. Uzun süren bir ameliyatla karın boşluğu temizlenmiş, periton antibiyotikle yıkanmış, hastanın durumu iyiye gidiyormuş. Bir ay sonra hastaneden taburcu edilen hastam bana kontrole geldi. Çok halsizdi, aşırı kilo kaybıyla ayakta zor duruyordu. Kaşeksiye (bir deri bir kemik) girmişti. Verilen istirahat raporunun süresi bitmişti amma, çalışacak durumda değildi. İstanbul' daki Milli Eğitim Bakanlığının Validebağ pravantasyonuna sevk ettim: Burada bir senelik bakım ve tedavi sonucu iyi durumda Edirne Kız Öğretmen Okulu'ndaki görevine döndü.

Bu okulda, eğitim yılı sonunda, Beden eğitimi ve Müzik çalışmalarının sergilendiği müsamereye, törene davet edilmiştim. 0 gün, Niyazi Bey'in yönettiği müzik grubu değişik etkinlikler gösterdi. Son bölümde şef olarak koronun önünde yer alan Niyazi Bey misafir topluluğuna dönerek "Bestelediğim bu koro müziğini, hayatımı borçlu olduğum Doktor Muzaffer Sertabipoğlu'na armağan ediyorum" deyince bir alkış koptu. Çok duygulanmıştım. Teşekkür için zorlukla ayağa kalktığımda heyecandan dizlerim titriyordu. O anda yanaklarıma süzülen damlaları gizleyemedim.

KURT EMZİREN KOYUN
Kurt insan yavrusu emzirir mi? Emzirirmiş. Roma şehrinin sembolü olmuş Romus ve Romulus'un mitolojik efsanesi malûm. Bunu gören yok ama hikâyesini bilen çok... Ya kuzu kurdu emzirir mi? Emzirir Bu olayı gören var, fakat bilen yok. Evet, bu olay Tekirdağ'ın Şarköy ilçesinde geçer. Canlı şahidi, emekli banka müdürü Tahsin Gülen. Halen Şarköy'de yaşamakta. Şarköy'ün içme suyunu sağlayan Tekke Tepe yakınında bir ormanda 1945 yazında geçer bu olay. Tahsin Gülen ve babası, ağustos sıcağında bağ ve bostanlarını çapalamaktan yorgun düşüp bir ağaç gölgesinde dinlenirken çoban Ahmet çıkagelir. Baba Hasan pehlivan, çobana buyur eder ve "Git bostandan birkaç karpuz kes getir de biraz serinleyelim" der. Karpuzlar yenirken çoban biraz suskun ve düşüncelidir. Bir süre sonra suskunluğunu bozar ve "Hasan dayı be! Sana bir şey anlatacağım, bugüne kadar bunu kimseye söylemedim deli diye alaya alırlar, ama sen beni iyi bilirsin, inanırsın, sana anlatacağım" diyerek söze başlar. "Geçen mevsim, sürümü Tekke deresi ormanı kıyıcığında otlatırken, gün de, köpekler her nedense sürüye katılmamışlar, ben kenarcıkta gölgede uzanmıştım ki, birden koyunlar arasında bir karmaşa, bir gürültü koptu. Ne oluyor, diye kalkıp koştum, ne göreyim, emzikli koyunumu iki kurt yakalamış. Birisi ensesinden dişlemiş, öbürü de kuyruğuyla koyunumun kıçına vura vura ormanın içine doğru kaçırıyorlar, oracıkta ne yapacağımı şaşırdım. Bağıramadın, saldıramadım. Kazıkçı sıçanı gibi dona kaldım. Neden sonra kendimi toparlayarak, sine sine kurtların peşinden yürümeye koyuldum, o koyunumun halcağızını bir göreydin. Kurbanlık gibi kurtlara teslim olmuş, ne meler, ne bağırır, tıpış tıpış ormanın içlerine doğru gider dururdu... Kurtlardan biri, bir iki kez uluyunca çalıların arasından dört tane kurt enceği (yavrusu) çıkageldi ve kurtlardan birinin bacakları arasında dolaşmaya başladılar. O anda, iki kurt birden koyunun bacaklarından kavrayıp yere yıktılar. Kurtlar koyunumun başında put gibi dururken yavrular kurdun birinin karnının altına girip çıkıyorlardı. Her halde bu ana kurt ve sütün kesilmiş ki yavrularını besleyemez olmuş, diye düşündüm. Ana kurt bir ara hırlayarak, bacakları arasında duran yavruları yere yatırılmış olan koyunun memelerine doğru fırlatıp attı. Yavrular kaçacak oldular; ana kurt onları tekrar tekrar enseleyip koyunumun memelerinin yanına koydu. Yavrular süt kokusunu almış olacaklar ki, koyunun dolgun memelerini önce yaladılar, sonra emmeye başladılar. Bakakaldım. Bunca yıldır çobanlık yaparım, bu iş ilk defa başıma geldi! Hasan dayı, sen gün görmüş insansın, beni iyi tanırsın bana inanırsın." diyen çobana babam "Niye inanmayayım be Ahmet?"dedi. "Bu ibret alınacak bir şeydir ki sana nasip olmuş. Ben bir şeyi merak ediyorum, bu işin sonu ne oldu? Onu anlat bakalım" deyince çoban, "Of, of!" diye göğüs geçirdikten sonra söze koyuldu. "Bir ay süreyle bu yere gizliden geldim, durumu gözledim. Kurdun biri avlanmaya giderken diğeri koyun kaçmasın diye nöbet tutar, adeta çobanlık yaparak koyunu otlatırdı. Yavru kurtlar acıktıkça gelip süt emer, koyunum da geviş getirerek onlara analık yapardı... Amma son gidişimde ne göreyim? Sürmeli koyunumu kurtlar parçalayıp yiyorlardı. Bir manzara ki yürek dayanmaz. Gözyaşlarımı tutamadım. Bir ara yavrulara gözüm ilişti. Serpilip büyümüşler, uzakta duruyorlar ve sütünü emerek anne bildikleri koyunun etini yemiyorlardı... Birkaç gün sonra oraya bir daha gittim. Koyunumun kemikleri oracıkta duruyordu fakat kurtlardan ve yavrulardan eser yoktu.

ÇERİBAŞI NIN ÖLÜMÜ
Yıl 1955. Edirne'de küçük bir demirci atölyesinde çalışan üç kardeştiler. Edirne deyimiyle "hısım", "esmer vatandaş" son yılların moda, medyatik deyimiyle "Roman"dılar. En küçükleri Osman pehlivan yapılıydı, balyoz gibi kolları vardı, atölyenin vurucu gücüydü. Ortancası Ayvaz'dı. Ayvaz'ın körüklediği ocakta kızıl kor haline gelip yumuşayan demir, Osman'ın çekiç darbeleriyle şekillenir, balta olur, saban demiri, kazma olurdu. Ağabey Arif Çekiç, atölyenin beyniydi. Edirne'de her yıl Hıdırellez'i takip eden günlerde meşhur Kakava şenlikleri başlardı. Belediye Başkanlığından, Cumhurbaşkanlığı'na, bakanlara, seçkin kişilere kırmızı dipli balmumu içeren özel davetiyeler gider, şehir bir karnaval havasına bürünürdü. Kakavanın en eğlenceli yanı Çeribaşı seçimiydi. Seçilen Çeribaşı, allı pullu giysiler içinde, bol çalgılı bir çigan saz heyetiyle birlikte çarşıyı dükkan dükkan dolaşır, bahşiş toplardı. Arif Çekiç, bu Kakava şenliklerinde pek görülmezdi. Kakavaya karşı değildi. Çeribaşı seçimine karşıydı. Ona göre bu Çeribaşı seçimi ciddiyetten uzak bir maskaralıktı. Hakiki Çeribaşının kim olduğunu bütün Edirne bilirdi. Seçimlerin yaklaştığı günlerde Arif ustanın atölyesi milletvekili ve belediye reisi adaylarının ilk uğrak yerlerinden biriydi. Arif Çekiç bu adayları güler yüzle karşılar, ağırlar, onlara moral verir, mavi boncuk dağıtırdı. Arifin arkasında Trakya çapında yirmi bin oy olduğu söylenirdi. Velhasıl yaman adamdı Arif usta. Ustamızın geleceğe dönük önemli projeleri vardı. Çarşı içlerinde, mahalle aralarında daracık sokaklara serpilmiş sağlıksız atölyelerde çalışan sanatkar esnafın durumu yürekler açışıydı. Arif usta bunları dert edinmişti. Başta kendi atölyesini büyütüp, ziraat aletleri üreten, tozdan dumandan arınmış modem bir atölye kurmayı düşlüyordu. Arif Çe- kiç'le ilk mesleki temasım 1959 yazımda olmuştu. Bir öğle vakti telaşla muayene odama dalan usta "Doktorum yetiş Osman ölüyor!" diyerek beni korkuttu. Atölyesi yakındı, koşarak gittik, koca gövdeli balyoz Osman duvar dibine çökmüş, dizleri karnına doğru bükük olarak inliyordu, karnı tahta gibi sertleşmişti, öğürtüyle kusuyordu. Karnına el değdirtmiyordu. Karnının belirli noktalarına dokunarak teşhisi koydum. Bu, had apandisit kriziydi ve apandisit patlamıştı. Cerahat karın .boşluğuna yayılmış, peritpnit başlamıştı. Ameliyat için Devlet hastanesine şevkettim. Yarım saat sonra Arif usta muayenehanemdeydi. Hastanenin tek operatörü izinliymiş, Cerrahpaşa Hastanesi Cerrahi Servis şefi arkadaşıma mektup yazıp hastayı İstanbul'a şevkettim. İki hafta sonra Osman Edirne'ye döndü. Muayeneye çağrıldım "Osman, kefeni yırtmışsın" dedim. Yanıt Arif ustadan geldi. "Sayende doktorum." O günden sonra Arif Çekiç'in selamıyla gelen Roman hastalarımda aşikâr bir çoğalma oldu. Çeribaşı'nın güvenini sağlamıştım. Arif Çekiç'le ikinci mesleki temasım Osman olayından üç sene sonra oldu. Bu defa kendi hastalığı için muayeneye geldi. Kan tükürmeye başlamıştı. Korku içindeydi. Röntgen ve laboratuvar tetkikleri sonucu teşhis, kavelrıli akciğer tüberkülozuydu. "Bak Arif usta" dedim "bu hastalık, yıllarca duman içinde çalıştığın atölyenin belası. Bu sahada gördüğüm ilk kurban değilsin, son kurban da olmayacaksın. Defalarca söylediğim gibi, atölyene yeterli havalandırma sağlayacak büyük bir aspiratör monte ettir de, bari kardeşlerin kurtulsun. Sen artık atölyeye girmeyeceksin. İlaçlarını yazıyorum. Evinde istirahate çekilmeden bu ilaçlardan tam şifa bekleme, dinleneceksin" dedim ve eline direnç takviyeli bir beslenme listesi verdim, gitti. Bir süre sonra koltuğunda bir dosyayla muayenehaneme geldi. Sanatkâr esnaf arkadaşlarını uyarmış. Sağlıklı işyerlerini kapsayan bir Küçük Sanayi Sitesi Kooperatifi kurmuşlar, onu başkan seçmişler. Site için arsa tahsisi, istimlak ve kredi işleri için koşturup duruyormuş. "Bak usta" dedim, "bu koşuşturmalar sana göre değil. Senin evinde dinlenmen gerekli. Hastalığın geri teper. Bu, sizin ortak işiniz; yardımcılar bul, biraz da onlar koşuştursunlar, dedim. "Olmaz beceremezler, yarın Ankara'ya Sanayi Bakanlığı'na gidiyorum. Halk Bankası'ndan biraz fazla kredi koparmamız lazım. Ben, ancak Küçük Sanayi Sitesi'ni açtıktan sonra dinlenebilirim" dedi.
Emekli olup Edirne'den ayrıldıktan sonra, Arif Çekiç'le bir süre temasım kesildi. Bir gün Arif usta Küçükyalidaki muayenehaneme çıkageldi. Bitkindi, konuşurken nefes zorluğu çekiyordu "Ah ustam, sana dinlen, dinlen dedikçe, sen zıddını yaptın" dedim. "Tamam doktorum, haklısın, yüze yüze kuyruğuna geldik. Ben ancak Sanayi Sitemizin açılışından sonra dinlenebileceğim. Senden ricam, beni Heybeliada Sanatoryumu'na yatır, biraz kendimi toparlayayım" dedi. Sanatoryum Başhekimi dostum, servis şefi sınıf arkadaşımdı. O gün Arif ustayla birlikte Heybeliada'ya gittik, işlemi yapılarak hemen yatırıldı. Servis şefi arkadaşıma, Arif Çekiç'i üç aydan evvel taburcu etmemesini rica ettim. İki hafta sonra Arif usta muayenehaneme çıkageldi. Şaşırmıştım. "Ustam yaptığını beğendin mi? Ben seni üç ay sonra tam sağlıklı olarak karşımda göreceğimi umuyordum" dedim. "Doktorlar çıkmamı istemediler, kendi arzumla taburcu oldum. Edirne'den haber geldi Küçük Sanayi Sitemizin açılış günü tesbit edilmiş. Başkan olarak açılış konuşmasını benim yapmamı istiyorlar' dedi. Bana sitenin açılış tarihini bildirdi. "Doktorum o gün Edirne'ye mutlaka beklerim, konuşmamı gel dinle" dedi. "Olur inşallah gelirim" dedim. Sevindi, sarıldık vedalaştık. Edirne'ye gidemedim ama dostlardan haberi geldi. Sitenin açılış töreninde Arif usta, artan nefes zorluğu nedeniyle, kendinde konuşma gücünü bulamamış, hazırlamış olduğu yazılı açılış konuşması metnini Muammer Özkan Hoca'ya vermiş. Arif usta coşkuyla alkışlanmış. Bir süre sonra Edirne'den gelen dostlardan Arif Çekiç'in ölüm haberini aldım. Üzüldüm, cenazesindeki cemaatin kalabalığından bahsettiler. Bir süre önce, Edirne'de vazife başında ölen Vali Emin Akıncı'nın cenazesinde bulunmuştum. Arif Çekiç'in cenazesinde, Vali'nin cenazesinin kat kat üstünde bir insan kalabalığı varmış. Esnaf, sanatkar arkadaşlarıyla vefakar Edirneliler Arif Çekiç'i görkemli bir cenaze töreniyle ebedi' istirahatgâhına uğurlamışlar. Nur içinde yat Arif usta...

KAN TÜKÜRTEN SÜLÜK
Hastam, Edirne'nin Gerderli köyündendi. Akciğer röntgen Alimlerini ve laboratuvar raporlarını kapsayan bir dosyayla tedaviye gelmişti. Şikâyetini dinledim, öksürdükçe kan tükürüyormuş. Kan, tükürüğün üzerinde çizgiler halinde görülüyormuş. Hiçbir yerinde ağrısı, sızısı yokmuş, iştahı kuvveti yerindeymiş. Klinik muayenesinde, solunum sisteminde anormal bir bulgu bulamadım. Ağzını açtırıp, incelemeye koyuldum. Yumuşak damağında, küçük dilin yan tarafından sarkan esmer, morumsu bir uzantı dikkatimi çekti. Dili bastırarak boğazını incelediğimde, bunun kan dolu bir sülük olduğunu anladım ve kıskaçlı dişli pensle bunu çekip aldım. Kanamanın sebebi anlaşılmıştı. Sülük yapıştığı yumuşak damaktan, pıhtılaşmayı önleyen salgısıyla kan emerken vantuzunun kenarından taşan taze kan tükürüğe karışıyor ve tahriş öksürüğü refleksiyle, tükürükle birlikte dışarı atılıyordu... Sülüğün nereden alınabileceğini incelemeye koyuldum. Dereden hiç su içmemiş, fakat, köyün hayvan sulağı olan çeşmesinin yalağından birkaç defa su içmiş. Düğüm çözülmüştü.

Kitabın 3. Bölümüdür. Devamı 4. Bölümdedir

Yazar; Gezgin, Kültür Araştırmacısı ve Habercisi, Deniz Kakanaş

Haberciden, İyilik, Güzellik ve Doğruluk haberciliği