14 Mart Tıp Bayramında Kasaba Doktorundan Edirne ve İstanbul Tıp Hikayeleri
176 LİRA ASİSTAN
MAAŞIYLA 200 LİRA EV KİRASI
Asistan
olarak Cerrahpaşa'da göreve başladığımda, maaş olarak elime 176 Lira geçiyordu.
Evli ve bir çocuk babasıydım. Hükümet doktoru olarak çalıştığım dört yıllık
süre zarfında on beş bin lira kadar param olmuştu. Taksim Şehit Muhtar
Caddesi'nde 200 Lira aylık kirayla bir apartman dairesine yerleştim.
Asistanlığımın sonuna kadar bu yedek akçeyle idare edebileceğimi umuyordum.
Evdeki hesap çarşıya uymadı ve asistanlığımın üçüncü yılında para sıkıntısı
başladı. Kocamustafapaşa semtinde, hastaneye yakın, aylık kirası 70 Lira olan
küçük bir daireye taşındım. Buna rağmen yedek akçemi sıfırladım. İhtisas
imtihanından sonra sekiz aylık zorunlu hizmet yükümlülüğümü tamamlamak üzere
Edirne Devlet Hastanesi'ne tayinim çıkmıştı. Edirne'de kuracağım yeni düzen ve
muayenehane masraflarımı karşılamak üzere Yapı Kredi Bankası'nın destek
fonundan 2500 Lira meslek kredisi alarak 1954 sonunda Edirne'de işe başladım.
TİFO AŞI
KAMPANYASINDA STRİKNİN ZEHİRLENMESİNDEN ÖLÜMLER
Köylerimizi
sağlıklı içme suyuna kavuşturan Y.S.E Kuruluşunun henüz bulunmadığı yıllarda,
Mersin'de tifo salgınlarını önlemek üzere, köylerde tifo aşı kampanyası
düzenliyorduk. 1951 Haziranı başında, köy grubu sağlık memurlarına tifo aşısı
dağıtmıştık. 0 yıl kuduz vakalarının artması nedeniyle, başıboş köpeklerle
savaşa hız verilmesini bildirir bir Bakanlık genelgesi de gelmişti. Bu savaşın
kent içi bölümünü Belediye Veterinerliği üstlenmiş, köylerdeki savaş ise
Hükümet Doktorluğu olarak bize yüklenmişti. Köy sağlık memurlarına ağzı kapüşonlu
tifo aşısı şişeleri ve Belediye Veterinerliği'nce hazırlanmış Striknin
paketlerini dağıttık. Bu paketlerdeki tozları et veya ekmek parçaları içine
karıştırıp başıboş köpek savaşında kullanmalarını önermiştik. 1951 yılı 12 Haziranı
akşamına doğru Burhanlı Köyler grubu sağlık memuru telaşla odama girdi. Tifo
aşısı yaptığı 8-l0 kişinin yatıp kaldığını, ayağa kalkamadığını, bu durumun ilk
defa başına geldiğini, ne yapacağını bilmediğini söyledi. Olayın şokunu
üzerinden atamadığı belliydi. Böyle bir aşı sonu reaksiyonunu ben de hiç
görmemiştim. Hemen Devlet Hastanesinin tecrübeli bakterioloğu ( R.B )'ye
gittim, tifo aşısından sonra meydana gelen böyle bir durumun ne olabileceğini
sordum. "Aşı fobisidir, geçicidir, korkulacak birşey yok" dedi. Bu
izah tarzı bana inandırıcı gelmedi. Böyle kitle halinde aşı fobisi olamazdı.
Durumu yerinde incelemeye karar verdim. Dostum, Merkez Jandarma Komutanı
Yüzbaşı Tacettin'e durumu anlattım. Jandarma jipiyle köye birlikte gittik.
Köyde gördüğümüz manzara kelimenin tam anlamıyla feciydi. Tifo aşısı yapılan
enjeksiyonlardan sonra ölen üç çocuğu mosmor, kaskatı kesilmiş halde bulduk.
Aynı saatlerde aşı yapılmış olan sekiz ergin kişiyi de ızdıraplı adale
kasılmaları krizi içinde bulduk. Olay klinik olarak striknin zehirlenmesi
tablosunu gösteriyordu. Bu sekiz hastayı muhtarın nezaretinde bir araçla acilen
Devlet Hastanesi'ne sevk ettikten sonra sağlık memurunun ifadesine başvurdum.
Yaptığı aşının şişesini istedim. Şişeyi, son aşı yaptığı evin avlusuna
fırlattığını söyledi. Gemici feneriyle taradığımız avluda şişeyi bulduk. İçinde
bir miktar sıvı kalıntısı vardı. Hemen Mersin'e hareket ettik ve o gece
yıldırım telgrafla (... tarih ve... seri imalat sayılı) tifo aşısı şişesinden
yapılan aşı tatbikatında 3 ölüm, 8 ağır hasta olduğunu bildirdim. Ertesi gün
uçakla gönderilen tahkikat heyeti Mersin'e geldi. Aşıyı imal eden Refik Saydam
Hıfzısıhha Enstitüsü Müdürü Dr. Niyazi Erzin ve iki sağlık müfettişi tahkikata
başladı. Dr. Niyazı Erzin, üretilen bu seri tifo aşısının Suriye ve Irak'a da
sevk edilen örnek ve mükemmel bir aşı olduğunu, bu zehrin müesseselerinin
dışında, aşı tatbikatı esnasında şişeye karıştırılmış olduğunu ifade etti. Boş
şişenin ağzı mühürlenerek bir kuryeyle tahlil için Ankara'ya gönderildi. Rapor
sonucu geldi. Şişede striknin bulunmuştu. Bu rapor benim teşhisimi
doğruluyordu. Olay striknin zehirlenmesiydi. Müfettişler acilen Buıfanlı
Köyü'ne gidip sağlık memurunun evinde inceleme yapmışlar ve evde morfin
ampulleri bulmuşlar. Sağlık memuru uyuşturucu bağımlısı, morfinman olduğunu
itiraf etmiş. Durum anlaşılmıştı. Başıboş köpek savaşı için, et veya ekmek
parçaları içine toz halinde karıştırılmak üzere verilen striknin paketlerini
boş bir tifo aşısı şişesi içine koyup suda eriterek köpeklerde kullanmak
İstemiş. Morfinle uyuşmuş dalgın kafayla, aşı şişesi zannettiği bu striknin
eriyikli şişeden aşı niyetiyle köylülere enjekte etmiş. Aşılananlarda korkunç
kasılmaları görünce, telaşlanmış ve aşı şişesini avluya fırlatarak kaçmış.
Sonuç: Türkiye ve belki de dünya tarihinde görülmemiş bir aşı faciası...
Köy
sağlık memuru tutuklanıp cezaevine gönderildi. Tedbirsizlik ve dikkatsizlik
sonucu ölüme sebebiyetten üç yıl hapis ve meslekten menle cezalandırıldı.
Devlet
Hastanesi'ne sevk ettiğim sekiz ergin hasta yoğun bakım ve tedavi sayesinde bir
hafta içinde çok şükür hayata döndürüldü. Fakat ben bu köyde ölü olarak
bulduğum üç masum yavrunun solunum yokluğundan mosmor ve kaskatı kesilmiş
vücutlarıyla, kenetlenmiş çene ve yüz adalelerinin ızdırabı yansıtan imajını
hiç unutamadım...
MESLEKTE
İLK YANILGIM
1946 Temmuz'unda Ceyhan'da ilk muayene ettiğim hasta baş travması
geçiren bir gençti. Ceyhan nehrini salla geçerken iki amca oğlu kavga etmişler,
biri diğerinin kafasının yan tarafına küreğin tersi ile vurmuş. Yaralı genç
yere düşmüş, kısa bir baygınlık geçirmiş, kusmuş. Ayılınca, baş ağrısı şikayeti
ile bana geldiler. Şöyle bir muayeneden sonra işi önemsemedim; geçici beyin
sarsıntısı ( Commotio Cerebri ) teşhisiyle protokol defterime kaydettim ve bir
analjezik ( ağrı kesici ) reçetesi yazarak hastayı köyüne gönderdim. Ertesi
sabah hükümet doktoru Turgut Sünni Bey'den bir tezkere geldi. Bir gün evvel
reçete yazdığım gencin öldüğü bildiriliyor, ilk muayene yapan hekim olmam
nedeniyle otopside bulunmam isteniyordu. Çok üzüldüm, şoke oldum. Otopside sol
paryetal kafa kemiğinin iç yüzünde yumruk büyüklüğünde bir hematom ( kan
pıhtısı ) bulundu. Çatlayan kafa kemiği içinden teğet geçen damarı ( artaria
melenjia media ) jilet gibi kesmiş, sızan kan kitlesi beynin hayati merkezine
yaptığı baskıyla ölüme sebep olmuştu. Üzüntümü gören ağabey hükümet doktoru
beni teselliye koyuldu. "Senin yapacağın bir şey yoktu, Ceyhan'da hastane
yok, operatör yok; Adana'ya sevk etsen bile sonuç değişmeyecekti; zira Adana'da
da beyin cerrahı yok." Otopsi zaptını bana da imzalattı, olay bitti. Bu
hadise benim için ileride karşılacağım bu tip vakalarda aydınlatıcı oldu, ışık
tuttu; artık yanılmazdım.
BU SEFER
YANILMADIM
1957 yılı Nisan'ında bir pazar günü, Edirne Devlet Hastanesi'nde
nöbetçiydim. Yağmurlu bir gündü. Stadyumdaki futbol maçında, çamurla ıslanıp
ağırlaşan meşin topa kafa vuran genç futbolcu yere yıkılmış, bir süre baygınlık
geçirmiş, ayıldıktan sonra bir kaç defa kusmuş, hastaneye getirmişler. Muayene
ettim, yıllar önce düştüğüm ilk yanılgıyı anımsadım. İlk tedavi olarak başına
buz keseleri koyup cerrahi servisine yatırdım, operatörün evine telefon ettim.
Pazar günüydü, evinde bulunamadı; acil bir vaka için hastanede beklendiğini
eşine not ettirdim. 2 - 3 saat sonra hasta gencin aile efradı hastaneye geldi.
"Biz evde bakarız, gerekirse operatörü bulup evimize getirir,
baktırırız." dediler. Mani olamadım, babasını ikna edemedim. Sonunda,
hastaneden kendi arzusuyla çıktığını kanıtlayan, imzalı bir vesika aldım.
Hasta, çıkıp evine gittim. Ertesi gün hasta gencin ölüm haberi geldi. Spor
kulübü ve ailesi tarafından olay dava mevzuu yapılarak adliyeye intikal
ettirildi.
Nöbetçi hekim olarak ben ve hastane devre dışı kaldık. Sonunda operatör
arkadaşımız için de takipsizlik kararı çıkmasına rağmen durum üzücü bir olay
olarak uzun süre belleklerde kaldı.
YATAK İÇİNDE HASTAYA GÖTÜRÜLEN DOKTOR
1956 yılının ocak ayı... Trakya son yılların en çetin kışını yaşıyor. Buzların
mızraklar gibi saçaklardan sarktığı tipili bir 6 ocak gecesi saat 2 de kapım
çalındı, açtım. Kapıda görünen bir traktör ve römork yerine traktöre bağlanmış
bir at arabası. Araba içinde bir yatak, yorgan ve elinde açık bir şemsiye tutan
bir delikanlı. Arabada, yorganla örtülü yatak içinde muayeneye getirilen bir
hasta varsayımıyla "Hastayı hemen içeriye alalım" dedim. Aldığım
cevap biraz şaşırtıcı oldu, "Doktor bey hastamız köyde, biz seni almaya
geldik! "... Hangi köydensiniz, bu tipide köye nasıl gideriz?"...
"Vaysal köyündeniz, aha araba, arabada yorgan döşek var... Girersin
yatağa, oğlum da başına şemsiyeyi tutar, sizi üşütmeden götürüp getiririz!..
" Edirne'de yeniydim, Vaysal köyünün Bulgaristan sınırına yakın bir Balkan
köyü olduğunu bilmiyordum. Hoş, bilsem de ne fark ederdi ?.. Bu mesleğe
Hipokrat yeminiyle girmiştik... İlkyardım çantamı hazırlayıp paltoma büründüm
ve ayağımdaki botlarla arabadaki yatağa gömüldüm... Ver elini Vaysal köyü...
iki buçuk saat sonra köye varabildik. Hastamız 17 yaşında bir delikanlıymış.
Solunum zorluğu içinde, 40 derece ateşle yatıyordu; terle kaplı yüzünde mosmor
dudaklar... Soydurup dinledim, teşhis: Çift taraflı pnömoni (Zatürre). İlk
tedavisini yapıp reçetesini yazdım. Aynı şekilde yorgan döşek ver elini
Edirne... Sabahın saat sekizinde hastaneye giriş imzasına yetiştim. O gün, gün
boyu halsiz, uykusuz, fakat bir delikanlıyı kurtarmanın huzur ve sevinci içinde
normal hastane mesaisine devam... Hey gidi mutlu günler hey!..
HASTANEDE PANİK: KUDUZ HASTA KAÇMIŞ
26 Haziran 1956. Poliklinikte muayene sırasını bekleyen hastalar arasında orta
yaşlı bir köylü çift dikkatimi çekti. Yanlarından geçerken, kadın, erkeği
ceketinden çekiştirerek "Burası evin değil, yerlere tükürme" dedi.
Adam bu sözleri hiç duymamış gibi, donuk bakışlarını çevrede gezdirerek
anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Hastada belirli bir huzursuzluk vardı.
Muayene defterindeki sıraya bakmadan bu çifti içeriye aldım. Sorularıma hep
kadın cevap verdi. Hasta kocasıymış. Havsa'nın Necatiye (Murdarca) köyünden
olan Nazım çavuş, bir haftadan beri yemeden içmeden kesilmiş. Önceleri çok su
içen çavuş, artık sofraya su koydurmuyormuş. Zaman zaman titremelerle
kasılıyor, geceleri uyumuyor, bir şeyler mırıldanarak hep dolaşıyormuş. iki
günden beri yeni bir huy edinmiş, salyasını yutmuyor, evin içine rasgele
tükürüyormuş.
Sofradan
suyu uzaklaştırması ve yeni başlayan aşırı salya akımı bende korkunç bir
çağrışım yaptı: Kuduz... Hastayı lavabonun yakınına götürüp, bardağı doldurmak
üzere musluğu açtım. Su şırılltısıyla birlikte hastanın yüzünde sertleşen
mimiklerle, boyun ve boğaz bölgesinde "kasılmalar başladı ve hasta
lavabonun dibine yıkılırcasına çöktü, çömeldi. Hastada, kuduzun kardinal
semptomu olan hidrofobi (sudan korkma) aşikârdı. Teşhisim kesinleşmişti, hastam
kuduzdu.. Poliklinikte paniğe meydan vermemek için, defterdeki teşhis hanesine
kuduzun, hemşirenin anlayamayacağı Latince ismini (lyssâ) yazdım. Hastayı
derhal yatırmak üzere İntaniye Servisi'ne şevkettim. Hastanemizde tecrit koğuşu
yoktu. Kadın hasta odasını boşaltıp "tecrit koğuşu" yaptım ve
kapısına becerikli hastabakıcım Mehmet Sevinç'i diktim. Durumu Başhekim'e bildirdim.
Bir süre sonra hastabakıcım telaşla odama girdi. "Serviste yemek dağıtımı
yaparken kaşla göz arasında kuduz hasta kaçmış" dedi. Hemen servise inip
tuvalet, banyo ve depolarda hastayı ararken aşçının yamağı kapıda göründü.
"Mutfakta bir hasta var, sizin servisten galiba, tuhaf, tuhaf bakıyor,
konuşmuyor, hep yere tükürerek mutfağı kirletiyor, ustam gelip bu hastayı
alsınlar diyor" dedi. Hasta bulunmuştu, hemen iki temizlik kovasını suyla
doldurttum. Biri bende, diğeri hastabakıcımın elinde, çift kova suyla mutfağa
daldık. Hastamız ocağın önünde, arkası bize dönük duruyordu. "Nazım
çavuş" diye bağırdım. Hasta ürkerek bize döner dönmez kovalardaki suyu
ayaklarına doğru boşalttık. Hastada titreme ve kasılmalar başladı ve olduğu
yere çöküp kaldı. Arkasından dolanarak iki yandan kollarına girdik ve koğuşuna
götürüp yatırdık. Artık hastayı yatağına tespit zorunluluğu doğmuştu, yatak
çarşaflarımla göğüs ve bacakları üstünden sarmalayarak yatağına tespit
ettirdim. Hastayla teması olan personele kuduz aşısı tatbikine başladık.
Hastalık belirtileri çıktıktan sonra hiçbir tedavi şansı olmayan kuduzda,
mukadder sonu beklemekten başka çare yoktu. Ayaklardan başlayan felç kollara ve
boyuna yayıldı. Üç gün içinde solunum adalelerinin felci sonucu hastayı
kaybettik, imkansızlığın verdiği acı ve hüzün içinde, ailesini teselli yine
bize düştü...
Karısıyla
yaptığım konuşmada, bir hayvan tarafından ısıtıldıktan sonra kuduz aşısı
yaptırmak üzere niçin hastaneye getirmediklerini sordum. "İki hafta evvel
gece kahvehaneden gelirken bir köpeğin saldırısına uğramış. Ertesi gün
yanağındaki yarayı sorduğumda 'Berberde traş olurken kesildiğini' söyleyerek
durumu bizden sakladı" dedi.
Nazım
çavuş cehaletin kurbanı olmuştu.
Meslek
hayatımda gördüğüm ilk ve son kuduz vakası olan Nazım çavuş, yurt çapında
cehaletin kim bilir kaçıncı kurbanıydı...
EVİN YILANI
Edirne'de
çalıştığım beş yıl içinde dört ev değiştirmiştim. Ev almaya hiç niyetim yoktu
ama, kiracılık da canıma tak etmişti. Ev sahiplerinden yana hiç şansım yoktu.
Son ev sahibim huysuz bir dul kadındı..
Evini
kiralayalı bir ay olmuştu ki, hatır sorma bahanesiyle evini kontrole geldi. Eve
ilk taşındığımızda evin duvarları is ve kir içindeydi. Cebimden bir hayli
masraf ederek pembe plastik badana yaptırmıştım. Karşımda oturduğu sürece, ev
sahibi hatunun gözleri bizden çok, duvarlarda dolaşıyordu. Nihayet patladı.
Babasından kalma tarihi keten sıva üzerine plastik badana mı yapılırmış? Ona
sormalıymışım. izin vermezmiş, o anda tepem attı. Hiç niyetim yokken ev almaya
karar verdim. Aynı semtte, Kaleiçi'nde iki katlı bahçeli bir ev bulup satın
aldım, taşındık. Son kiracılığım bir ay sürmüş, huysuz dul hatun beni ev sahibi
yapmıştı... Yeni evimiz Edirne'nin tipik eski evlerindendi. Yalnız, bu evde
garibime giden bir şey vardı, Mayıs, Haziran aylarında başlayıp, akşamları
saatlerce süren, kurbağa ve böcek sesine pek benzemeyen "cık, cık"lı
bir ses duyuyor, buna mana veremiyorduk. Bir yaz akşamı yeni evimizi
hayırlamaya gelen Edirneli bir dostumuzla sohbet ederken bu garip ses duyulmaya
başladı. Dostuma "yahu bu ses neyin nesi?" dedim. Cevabı biraz
şaşırtıcı oldu "Dostum, bu yılan sesidir. Kale içi semtinin eski evlerinde
yılan eksik olmaz, her evin bir karayılanı vardır; korkmayın bir şey
yapmaz" demesine rağmen, içime bir kurt düşmüştü. Bir akşam eşim, çamaşırhanede
dolu olarak bıraktığımız yedek su kovalarından birinin içinde bir fare ölüsü
görmüş. Kovayı yere boşalttıktan sonra yıkayıp paklayarak temiz su doldurup
bırakmış, O akşam eve döndüğümde olayı bana anlattı. Ertesi sabah, ölen farenin
leşini çöplüğe atmak üzere çamaşırhaneye girdim. Ölü fareyi köşe bucak aramaya
koyuldum, bulamadım. "Bir kedi kapıp götürmüştür" diye düşünürken,
çamaşır sepetinin arkasındaki bir boşlukta duran siyah bir kitle gözüme ilişti,
yaklaştım. A, aa! Bu çöreklenmiş bir karayılandı. Mevsim yazdı, yılanların kış
uykusundan uyanıp en oynak olduğu zamandı. Acaba ölü mü diye incelemeye
koyuldum, göz göze geldik. Gözleri canlı ve piri pırıldı, ağzına girip çıkan
ince dili canlılığını kanıtlıyordu. Bu, dostumun bahsettiği, bizim evin
karayılanıydı, onu öldürmek için bu hareketsiz hali tam fırsattı. Koştum, demir
uçlu, uzun saplı şemsiyemi kapıp çamaşırhaneye daldım ve hareketsiz duran
yılanın başına arka arkaya birkaç darbe indirdim. Başı ezilen yılan ölmüştü,
maşayla tutup çamaşırhanenin taşlığına boylu boyuna uzattım. Bu, bir buçuk
metre boyunda bir yılandı. Ölü yılanın karnının ortasında yumruk büyüklüğünde
bir şişlik dikkatimi çekti. Bisturiyle şişliği yarınca içinden kocaman bir fare
ölüsü çıktı. Durum anlaşılmıştı. Suda boğulup ölen fareyi kedimiz değil,
evimizin yılanı kapmış ve yuttuğu bu büyük lokmayı sindirebilmek için,
hareketsiz halde öylece kıvrılıp kalmıştı. Düğüm çözülmüştü ve evin yılanı
kâbusundan kurtulmuştuk.
KUL SIKILMADIKÇA
HIZIR YETİŞMEZMİŞ
Evet,
çok sıkılmadan Hızır yetişmiyor. Hayatımda üç defa çok sıkıldım ve Hızır
yetişti.
Şöyle
ki;
1-1974 Temmuz sonlarıydı. Eşim ve çocuklarım Şarköy'deki yazlığımızda
kalıyorlardı. Hafta sonları Edirne'den Şarköy'e gidiyordum. Arabamın bakımım
yakında yaptırmıştım. Edirne'de motor bakım-tamir atölyesi olan Muammer Özkan
Hocanın da Şarköy'de yazlığı vardı. Aynı site içinde komşuyduk. Cuma akşamıydı,
arabamla Şarköy'e hareket etmek üzereydim. Hocamın atölyesine uğradım ve
"Şarköy'e gidiyorum annene gönderecek bir şeyin varsa, ben götüreyim
dedim. "Teşekkür ederim, sağ ol, Şarköy'den yeni döndüm, annemi görürsen
selamımı İlet" dedi. El sıkışıp ayrıldık. Atölyeden birkaç metre
uzaklaşmıştım ki "dur doktor dur bağırarak arkamdan koşan hocayı görüp
durdum. "Arabanın kaputunu aç da gel" dedi. Arabayı çalışır vaziyette
bırakıp indim. "Yahu! Burnun hiç benzin kokusu almadı mı?" deyip
eliyle karbüratörü işaret etti. Baktım, karbüratöre benzin getiren lastik boru
yarılmış, fıskiye gibi benzin fışkırıyordu. "Doktor, araban yolda alev
alır yanardın, motoru stop et gel" dedi. Yırtık boruyu söküp yenisini
taktı ve bir tanesini de torpido gözüne yerleştirdi ve "haydi, güle
güle" diyerek beni yolcu etti. Yolda düşündüm. Kısa bir süre önce arabamın
bakımını yaptırmıştım. Muammer Hocanın atölyesine uğrama zorunluluğum yoktu.
Bir "merhaba" demek için beni atölyeye gönderen kimdi, neydi ? Beni
atölyeye sevk eden Hızır tam zamanında imdadıma yetişmişti Sağ' olasın Hızır
baba...
2-1982 Ağustosunda, Şarköy'deki yazlığımızda, aynı sitedeki dostumuza bir
gece misafirliğe gitmiştik. Sohbet derinleşti, geç vakte kadar oturduk. Eşim
"sen önden git, kapıyı aç, ben çayımı bitirip arkandan gelirim" dedi.
Kapıya geldim, 'elimi cebime attım, anahtar yok!... Bütün ceplerimi
karıştırdım, anahtar yoktu.
Kapıda
kalmıştık. Gecenin bu saatinde çilingiri nasıl bulabilirdim? Sırtımın
ortasından bir soğuk terin indiğini hissederek irkildim. Arabamın anahtarını
çıkarırken, aynı cepte olan evin anahtarını düşürmüş olabilirdim. Hemen
arabamın kapısının altına denk gelen yeri yoklarken elime bir taş takıldı. Taşı
alıp, hemen yan taraftaki komşunun otlarla kaplı bahçesine doğru fırlattım.
Taşın düştüğü yerden gelen bir "tin!" sesi dikkatimi çekti. Arabayı
açıp el fenerini çıkardım ve yan bahçeye daldım. Fırlattığım taşa bitişik duran
parıltılı cisme uzandım. Hayreti... bu benim anahtarımdı. Kapıyı açıp eve
girerken düşündüm: gece değil de güpegündüz olsa, nişan alarak otlar arasındaki
anahtarlığa doğru bu taşı fırlatsam, acaba anahtara vurabilir miydim?
Bu,
benim işim değil, usta bir nişancının işiydi.
0
gece çok sıkılmıştım ve Hızır tam zamanında imdadıma yetişmişti.
3-25 Mayıs 2001 günü, arabamda yalnız
olarak feribotla Eceabat'tan Çanakkale'ye geçiyordum. Feribot Çanakkale'ye
yaklaşırken, üst kat salonun demir merdiveninden iniyordum. Ayağım kaydı,
korkuluğa tutunmama rağmen sol bacağımda adale kopmasıyla irkildim. Ayağımı
sürüyerek direksiyona geçebildim. Debriyajı kullanamıyordum. Zorlukla, arabamla
vapurdan çıkabildim ve ana cadde kenarında durdum. Çaresiz flaş lambalarını yakarak
beklemeye koyuldum. Ağrı kesici ve adale gevşetici bir ilaç alarak Çanakkale
Devlet Hastanesi Acil Servisi'ne ulaşabileceğimi umuyordum. Böylece beklerken,
ortaokul öğrencisi giysili iki güzel çocuk "yardım edebilir miyiz?"
diyerek arabama yaklaştılar. Ağrı kesici bir ilacı içeren reçeteyi ellerine
tutuşturarak eczaneye gönderdim. Ge¬len ilacı içip beklemeye koyuldum. Bir saat
geçmesine rağmen ağrıyan bacağımı kullanamıyordum. İlaçların etkisini
göstermesi için biraz daha bekleyim derken iki genç adam arabama yaklaşıp
yardım teklifinde bulundular. Abdi İbrahim ilaç fabrikasının temsilcileriymiş.
Firmalarının iki ilacını bıraktılar.
Teşekkür
ettim. Halâ bir süre sonra ilaçların etkisinin görüleceğini ve arabayı
kullanarak hastaneye ulaşacağımı umuyordum. Böyle bekleyerek saatler geçti, artık
bu sakat bacakla arabayı yürütemeyeceğime inandım. Hayırsever kişileri
beklemeye koyuldum. Yorgunluğun etkisiyle direksiyon başında hafifçe kendimden
geçmiştim ki "Hayrola efendim, hasta mısınız? yardım edebilir miyiz?"
diyen iki genci karşımda görünce irkildim. "Evet bir kaza geçirdim,
yardımınızı rica ediyorum" diyebildim. Çok sıkılmıştım ve Hızır
yetişmişti. Kuvvetli iki genç adam beni kucaklayarak arabalarının arka
koltuğuna yatırdılar ve direksiyona geçip beni Çanakkale Devlet Hastanesi Acil
Servisine götürdüler. Bu iki genç, öğretmenmiş, Ankara'dan yeni gelmişler,
Çanakkale Üniversitesi'nde imtihan görevlisiymişler. Beni kucaklayarak sedyeye
aktardılar. Röntgen kontrolüm yapıldı. Adale kopması teşhisiyle sol bacağımı
alçılı atel tesbiti yapılıp ortopedi servisine yatıncaya kadar yanımdan
ayrılmadılar. Çanakkale Öğretmen evinde misafir olarak kalıyorlarmış.
Kartvizitlerini verdiler ve ihtiyacım olursa, telefon etmemi söylediler. Onlara
sarılarak teşekkür ettim. Evet, çok sıkılmıştım ve hızırım tam zamanında
yetişmişti.
GÖNLÜ ZENGİN YOLSUL FATMA ABLA
Fatma
abla soluk siyah bez giysi içinde, çorapsız, plastik terlikli ayaklarıyla, ilk
bakışta yoksulluğunu sergileyen bir hatundu. Uzunköprü'nün Çakmak köyünden
muayeneye gelmişti. Sütlü kahve renkli cildi ve tipik "abe"li
konuşmasıyla Fatma abla, Edirne deyimiyle "hısım"dı, "esmer
vatandaştı" yeni moda medyatik deyimiyle "Roman"dı.
Şikâyetlerini dinledim, muayene ettim. Teşhisim Gastritti, ilaç dolabımdaki
eşantiyonlardan tedavisini sağlayacak ilaçları verdim. Sevindi. Koynundan çıkardığı
soluk bir mendil çıkınından aldığı bir kağıt parayı elime vermekten
çekinircesine masamın kenarına koyuverdi. Yan gözle baktım, beş liraydı... O
günlerde istanbul Tabip Odasının kararlaştırdığı uzman hekim asgari 1 muayene ücreti yirmi beş liraydı. "Sen
Edirne'ye neyle geldin Fatma abla" dedim. "Minibüsle geldim"
dedi. "Minibüs ücreti ne kadar?" soruma, "iki buçuk lira"
yanıtını verdi. "E... senin dönüş minibüs paran var mı?" dedim.
"Yok amma, bizim köylü bir bakkal var, ondan borç alırım" dedi. İçim
burkuldu... Masa kenarında duran beş lirayı eline tutuşturdum, parayı tekrar
masanın kenarına bıraktı ve "Bana iki buçuk lira minibüs parası ver
yeter" dedi. "Sen bu beş lirayı al, yolda canın ister bir simit
alırsın" dedim. Anladığım kadarıyla, Fatma abla yoksul fakat gururluydu...
derdine deva olacak hekime bir şeyler ödemek istiyordu. Eline veremediğim bu
parayı zorla koynuna sokarak aldırabildim...
0
günden sonra bana Çakmak köyünden onlarca hasta geldi. Hemen hepsi "Fatma
ablanın doktoru siz misiniz?" sorusuyla girip, Fatma ablanın selamını
ekleyerek gittiler...
Hey
benim gönlü zengin, yoksul Fatma ablam...
EN AĞIR MENENJİTLİ
HASTANIN DİRİLİŞİ
Hafize
Dalkıran İpsala'nın Karpuzlu köyünden, 3 çocuk annesi, yoksul bir Pomak
hastamdı. Polikliniğe baş ağrısı, devamlı kusma ve aşırı zayıflama
şikayetleriyle gelmişti. Klinik muayene sonucu menenjit teşhisiyle intaniye
servisine yatırıldı. Bel suyu incelemeleri sonucu kati teşhis tüberküloz
menenjitti (beyin zarı veremi). Bu hastalık, ancak iki-iki buçuk aylık
sistematik tedaviyle şifa bulan, en ağır menenjit şekliydi. Tedaviye
başladıktan bir ay sonra şikayetleri kaybolan hasta, "Ben iyileştim, beni
taburcu edip köyüme gönderin" diye tutturdu. Fakat bel suyunun
normalleşmesi için daha en az bir ay tedavisi gerekiyordu. O ara benim aynı
maaş kadromla Edirne Milli Eğitim Baştabipliği'ne tayinim çıkmıştı. İyileşen
hastalarımı taburcu ettim; servisimi, yerime görevlendirilen arkadaşım, iç
hastalıkları uzmanı Dr. L.Ç. çe devrettim. Servisimde bıraktığım tek hastam
tüberküloz menenjitli Hafize Dalkıran'dı. Dr. L.Ç. den, bu hastamın verdiğim
şema dahilinde, bel suyu normalleşmeden taburcu edilmemesini rica ettim.
"Gayet tabi" diyerek bana garanti verdi. Gönül rahatlığıyla. Devlet
Hastanesinden istifa ederek ayrıldım. Bir süre sonra muayenehaneme hastaneden,
vefakâr hastabakıcım İbrahim baba geldi. Hoşbeşten sona Hafize'nin durumunu
sordum. "Hafize çok kötü durumda, Hafize yolcu, bir deri bir kemik kaldı,
altına muşamba serdim, tuvalete kucakta götürüyorum" dedi. Çok sarsıldım,
adeta şoke olmuştum. "Nasıl olur? Ben onu çok iyi bırakmıştım"
diyebildim... "Sizden sonra hiç tedavi görmedi, hiç bel suyu alınmadı,
Hafize yolcu!... Bu hasta bana emanet edilmiş yoksul bir anneydi... Hemen İbrahim
babayla birlikte hastaneye yollandım. Servis hasta doluydu ve onca hasta
arasında, bir kemik yığını halinde kıvrılıp yatmakta olan Hafize'yi kucaklayıp
doğrulttum. Hastam kaekslye girmişti. Tedaviye yeniden başlamak üzere bel suyu
alırken Hafize "Doktor bey boşuna benim canımı yakma, ben öleceğim"
diye inleyerek mırıldanmaya başladı. "Korkma Hafize, korkma! Sen
yaşayacaksın ve ben seni köyüne yürüyerek göndereceğim" diyerek ona moral
vermeye çalıştım. Aslında bu söylediklerime ben de pek inanamıyordum, ama
olsun; gayret benden, şifa Allah'tan diyerek, sil baştan tedaviye koyuldum.
Tedavi iki-iki buçuk ay sürdü. Bu süre sonunda bel suyu normale döndü, hasta
kilo aldı. Şifa tamdı, Hafize dirilmişti. Kocasına, gelip karısını almasını bildiren
bir mektup gönderdim. İki gün sonra Ahmet Dalkıran muayenehaneme geldi.
Hüzünlü, ürkek bir hali vardı. "Senin neyin var Ahmet?" soruma,
"Bizim köylüler, Hafize ölmüş, doktor çamaşırlarını alman için seni
çağırıyor, git dediler, onun için geldim" cevabını verdi... Şaşırmıştım.
"Bırak bu saçmalıkları, karın sapasağlam, git hastaneye karını al da
gel" dedim. Gitti ve bir süre sonra karısıyla birlikte merdivenleri tıpış
tıpış çıkarak geldiler. Hafize'nin kullanacağı ilaçların reçetesini yazdım.
Köylerine gittiler...
Panayır
havasına bürünen Kırkpınar güreşi şenliklerinde Dalkıranlar Edirne'ye gelir ve
çoban armağanı kabilinden bir çanak tere yağıyla beni ziyaret ederlerdi. Hafize
çok kilo almıştı bu halinden şikayetçi görünmüyordu. Aradan yıllar geçti. Temasımız
kesilmişti. 1965 yılı yazında, Şarköy'deki yazlığımızdan Edirne'ye dönüyorduk
Keşan'da bir lokantaya girdik. Karşımızdaki masada kalabalık bir köylü grubu
vardı. Genel milletvekili seçimi yakındı, seçim, meçim diyerek politika
konuşuyorlardı. Bu gruptan biriyle sık sık göz göze geliyorduk; adamın
bakışlarından rahatsız olmaya başlamıştım. Sonunda kalkıp masamıza geldi.
"Siz doktor Muzaffer bey misiniz?" sorusuna "Evet'le cevap
verdim. "Ben Hafize Dalkıran'ın kocasıyım" deyince 'Ben öleceğim,
boşuna benim canımı yakma doktor bey' diyen Hafize gözümün önünde canlandı.
Hoşbeşten sonra Hafize nasıl? Soruma, "Çok iyi, çok iyi, iki doğum daha
yaptı" diyerek sevincini ifade etti. İki buçuk aylık emeğim semeresini
vermişti.
Diriliş;
kucağında iki tane bebekle diriliş bu değil miydi?
MANDA GİBİ OLMAK
İSTEYEN POMAK KADINLAR
Menenjitli
hastam Hafize Dalkıran iyileşip köyüne döndükten sonra çok kilo almış,
şişmanlamış. Bir süre sonra İpsala'nın Karpuzlu köyünden bana, hasta
diyemeyeceğim Pomak kadınlar gelmeye başladı. Muayeneden evvel, şikâyetlerini
sorduğumda, "Biz hasta değiliz. Hafize maşallah manda gibi oldu, bize de
ilaç yaz, onun gibi olalım" diyorlardı. Karpuzlu köyünde manda gibi olmaya
istekli bu kadar kadının varlığı garibime gitmişti. Zayıf hastalarımızdan kilo
almak için reçete isteyenler olurdu. Fakat manda gibi olmak isteğiyle ilk defa
karşılaşıyordum. Çaresiz, Hafize'ye yazmış olduğum I.N.H esaslı takviyeli
reçeteleri istek üzerine yazmaya başladım. Hafize'ye imrenenler acaba ona
benzeyebildiler mi?..
EŞREF SAAT DEDİKLERİ
Dilekler,
dualar "eşref saate denk gelirse kabul edilirmiş" bu sözü, bir
çoklarımız defalarca duymuşuzdur. Ben, bu sözü, halka mal olmuş bir
"deyim" olarak tanımlardım. Fakat, başımdan geçen iki olay
doğruluğunu kanıtladı. Şöyle ki;
1- 1954 yılı sonunda Edirne
Devlet Hastanesinde göreve başladım. Eşim sekiz aylık hamileydi. Hamileliği
boyunca onlarca, belki yüzlerce defa tekrarladığı bir dileği vardı.
"Doğacak bebeklerimiz ikiz olsun, kız olsun ve birbirine benzemesin,
derdi. Ben, her defasında "aman, Allah etmesin" diyerek karşıt
dileğimi eklerdim. Zira, ilk bebeğimizin büyütmesinde, çalışan bir insan
olarak, bebek ağıtlarıyla bölünen uykusuz gecelerimin zorluğunu unutamıyordum.
Doğum yaklaşınca eşimi Mersin' e götürüp bırakmıştım. Zira, doğumda yardımcı
olacak yakınlarımız oradaydı. Beklenen gün geldi. Mersin'den gelen ve sağlıklı
doğumu müjdeleyen telgrafta "çifte damat hazırla" deniyordu. Evet, bu
telgraftan bebeklerin ikiz oldukları, kız oldukları anlaşılıyordu, fakat
birbirine benzeyip benzemediği belirtilmiyordu. Merak ve heyecanla Mersin' e
koştum. Evet, sağlıklı doğan ikizlerimiz, kızdı ve birbirine benzemeyen ayrı
yumurta ikizleriydi. Ailece çok mutluyduk. Eşimin duası, dileği eşref saatine
denk gelip kabul bulmuş ve, benim karşı yönde olan dileğime çok şükür yer verilmemişti.
2-Edirne'de görev
yaptığım 1960
yılı başlarında, değişik giysisi ve garip yürüyüşüyle, tek başına caddeleri
arşınlayan bir adam peydah olmuştu. Yaz kış boynunda taşıdığı papyon kıravat ve
ağzımdaki piposuyla dikkatleri üzerine çeken bu adam kimdi? Tanımadığım, yüz yüze
gelip konuşmadığım bu kişi, bana karşı garip bir tutum sergilemeye başlamıştı.
Eşimle birlikte yaptığımız, bazen çocuklarımızın da katıldığı akşam
yürüyüşlerimizde, çok zaman bu garip kişiyle karşılaşırdık. Ta uzaklardan bizi
görünce, kaldırım değiştirip bizim tarafa geçer, gözlerini bize dikerek sırıta
kırıta yanımızdan geçerdi. Bu garip kişinin tutumundan rahatsız olmaya
başlamıştık. Ülkemizde televizyon yayınlarının başlamadığı o yıllarda yegâne
eğlencemiz sinemaydı. Genellikle aile locasından seyrettiğimiz filmlerin seans
aralarında rahatsızlığımız başlardı. Genellikle ön taraftaki sıralarda oturan
bu kişi, başını sinema perdesine değil arkaya doğru çevirip bakışlarını bizim
locaya, bize diker sırıtır, baş sallayarak garip hareketlerde bulunurdu.
Çevrenin de dikkatini çeken bu durum bizi çok rahatsız etmeye başlamıştı,
"önüne dön" dercesine yaptığım el hareketlerim etkisiz kalırdı. Kimdi
bu adam? Bizden ne istiyordu? Eşim de bu durumdan rahatsızdı. "Bu adama
tenha, uygun bir yolda rastlarsam, onu anlayacağı bir dille uyaracağım"
diyordum. Caddelerde, sinema salonlarında çektiğimiz bu rahatsızlık yıllarca
sürdü. Bir sabah, arabamı park ettiğim sokaktan iş yerime giderken bu kişiyle
karşılaştım. Yine piposu ağzında, o garip yan bakışlarla yanımdan geçerken,
yaratığın, sert bir kol vuruşuyla sarsıldım, sendeledim. Adam artık gözle
tacizle yetinmeyip zorbaca saldırıya geçmişti. Yakasına yapışarak bu tutumunun
hesabını sormayı düşündüm. Durum, sonunda uygunsuz itişip kakışmaya
dönüşebilirdi ve kentteki kariyerimi sarsardı. Saldırıyı çaresiz sineye çekerek
stres altında muayenehaneme gittim. O gün boyu, zihin dağınıklığı altında
çalışmaya koyuldum ve yüzlerce defa şu dilekte bulundum,"Allahım! Tenha
bir yerde bu dengesiz kişiyle beni karşılaştır da, onun anlayacağı bir dil ve
hareketle onu yaptığına pişman edeyim" akşama doğru işimi bitirdim, hava
kararmıştı. O akşam meslek odamızda toplantımız vardı. Biraz da geç kalmıştım,
binanın karanlık koridorunda koşarak üst kattaki toplantı salonunun merdiveninin
ikinci basamağına adımını atar¬ken arkamdan gelen "doktor bey, doktor
bey" sesiyle irkildim, geriye döndüm, a, a, a dört yıldan beri ailece
huzurumuzu kaçıran yaratık karşımdaydı, "Doktor bey, eşiniz bu gün bana
hakaret etti" diye söze başladı. Karımı bana şikayet etmek için tıpış
tıpış ayağıyla gelmişti. "Sen kimsin, nesin, istediğin nedir bizden, ve
dört yıldan beri çektiğimiz nedir senden ?" diyerek yakasına yapıştım.
Adam, suçluların korku psikozu içinde, işin ciddiyetini anlamış olacak ki
"tövbe, sizi bir daha rahatsız etmeyeceğim, söz veriyorum" deyince
yakasını bıraktım. Koşarak karanlık koridordan uzaklaşıp gözden kayboldu, o
gün, onlarca, belki yüzlerce defa tekrarladığım dileğim eşref saate rastlamış
olacak ki, aynen yerine getirilmiş ve kazasız belasız bu kâbustan kurtulmuştum.
DOST KAZIĞI
Edime
Devlet Hastanesindeki görevimden istifa ettikten sonra bir süre muayenehanemde
serbest çalışmaya başlamıştım. Bir gün sağlık müdürü telefon etti:
"Yanımda bir sınıf arkadaşın var, telefonu ona veriyorum "dedi.
Verdi, konuştuk. Karşımdaki Dr. M.G idi. Edirne'ye görevle gelmiş, görüşmek
üzere beni Sağlık Müdürlüğüne çağırıyordu. Muayenehanem Sağlık Müdürlüğüne 50
m. mesafedeydi. Görüşmek için önce onun beni ziyarete gelmesi gerekirken beni
Sağlık Müdürlüğüne çağırmasını garipsemiştim, kırmadım.
"Bir
iki hastam var. İşim bitince gelirim" dedim. "Bekliyorum" dedi.
Gittim, görüştük. Verem taraması ve B.C.G.aşı kampanyasında çalışıyormuş.
Ekibiyle beraber Edirne'ye görevle gelmiş. Dr. M.G ile İstanbul Tıp Fakültesine
aynı yatılı yurtta birlikte başlamıştık. O, dördüncü sınıftayken üç çocuklu bir
hatunla evlenerek yurttan ayrılmış ve temasımız azalmıştı. Yıllar sonra Edirne
Sağlık Müdürlüğünde buluşuyorduk. 0 akşam M.G'yi, Meriç nehri kenarındaki bir
restoranda yemeğe davet ettim. Kabul etti. Üç sağlık memuru ve şoförüyle ekip
halinde geldiler. Geç vakte kadar geçmişi anarak sohbet ettik. Meslekte ihtisas
yapmayı düşünmüyormuş. Edirne'deki verem taraması ve aşı işini bitirince
Kırklareli'ne geçecekmiş. Aradan aylar geçti, Dr. M.G'yi hiç görmedim. Sağlık
müdürüne telefon edip M.G'nin nerede olduğunu sordum. "Edirne'de işini
bitirip Kırklareli'ne geçti." dedi. Vefalı dost! Telefon!a olsun veda
etmek lüzumunu duymamıştı. Yıllar sonra, 1976'da İstanbul'a yerleşmiştim. Bir
gün yaya olarak Beyazıt'tan Sultanahmet Adliyesinde bir hakim dostumu, ziyarete
gidiyordum. Bir klakson sesiyle yanımda ani fren yapan eski model siyah bir
Citroen araba durdu. Direksiyon başındaki bizim Dr. M.G idi. "Muzaffer
atla arabaya, seni gideceğin yere bırakırım" dedi. Gideceğim yer yakın,
Sultanahmet'e gidiyorum" diyerek arabasına binmek istemedim. "Yakın
da olsa atla arabaya, biraz konuşuruz" dedi. Çaresiz girip yanına oturdum.
Birkaç yüz metre ilerlemiştik ki birden arabayı durdurdu. "Ben buradan sağ
sokağa sapacağım" dedi, arabadan indim, vedalaşarak ayrıldık. Ana caddeyi
takip ederek Sultanahmete doğru yürümeye koyuldum. Birkaç dakika sonra arkadan
gelen "Yahu Muzaffer" çağrısıyla durdum; baktım. Elindeki bir kağıdı
sallayarak bana doğru gelen bizim Dr. M.G idi. "Yahu, uygunsuz yerde
durarak seni indirmişim. Trafik memuruna yakalandık. 15 lira ceza kesti*; onu
ödemeye gidiyorum. Senin yüzünden bu cezayı yedim." dedi ve yanımda
dikilip durdu. Belli ki benim bu parayı ödememi bekliyordu. "Benim
yüzümden zarara girme" diyerek cüzdanımdan çıkardığım 15 lirayı uzattım,
aldı. Ayrılıp yoluma devam ettim. Biraz sonra merakla arkama dönüp baktım,
bizimki "cezayı ödemeye gidiyorum"
diye
gösterdiği yönde gitmiyor, ters yönde arabasına doğru gidiyordu. Belliydi ki
dostum beni bastırıp 15 liramı iç etmişti. Eh, bu da böyle bir dosttu işte...
Aradan
yıllar geçti M.G'yi hiç görmedim ve haber de alamadım. Bir gün Küçükyalı'daki
muayenehanemdeyken telefon çaldı. Karşımdaki M.G. idi. Selam sabah demeden, nereden
öğrenmişse "Yahu Muzaffer; senin oğlun diş tabibiymiş, benim oğlumun bir
diş protezi problemi var, oğlunun adresini ver" dedi. Verdim. "Sen
oğluna bir telefon et, bize tenzilat yapsın. Ben ücretin hepsini peşin
ödeyemem, taksitle ödememi kabul etsin" dedi. Olur dedim. Oğluma telefon
edip gerekli kolaylığı göstermesini rica ettim...
Bütün
bu olaylardan sonra, ünlü İranlı filozof, şair Şirazlı Şeyh Sadi'nin dost
tanımlamasını hatırladım.
Şeyh
Sadi'ye göre üç türlü dost vardır:
Birinci
gruptaki dostlar ekmek gibidir, her zaman aranırlar.
İkinci
gruptakiler, ilaç gibidir, lazım olunca aranırlar.
Üçüncü
gruptakiler ise, hastalık gibidir, onlardan kaçılır...
Ben,
ne kadar aramasam da, kaçsam da, dostum M.G hep beni arayıp bulmuştu...
SARILIRKEN KEMİK KIRAN
SEVGİ
C.E
Boşnak kökenli, boylu boslu iri kıyım bir dostumuzdu. Kerpeten gibi parmakları,
balyoz gibi yumruğu vardı. Sevgiyle kucaklayıp göğsünde sıktığı dostlarını
"of dedirtmeden bırakmazdı. 'Bu nedenle, aramızda "Ayıboğan C.E,
olarak anılırdı. Onunla, Edirne'de bir kooperatifin kurucu üyesiydik.
Kooperatifin yıllık genel kurul toplantısından çıktığımız bir gün yanıma
yaklaştı. Genel Kurulda yaptığım konuşmamdan hoşlanmış olacak ki "Yaşa
doktorcuğum" diyerek beni kucakladı ve öyle sıktı sıktı ki göğsümün sol
tarafında bir "çat" sesiyle bıçak saplanır gibi bir ağrı duydum ve
"of Bırak be..." diyerek kollarından sıyrılmayı başardım. Derin nefes
alamıyordum. Her soluk alışta göğsümün sol tarafında bıçak saplanır gibi bir
ağrı duyuyordum. Bu ağrıyı incelemeye koyuldum. Ceketimin sol iç cebinde metal
(madeni) bir dolmakalem vardı. Göğsümde başlayan ağrı bu dolmakalemin göğüs
kafesime değdiği noktada odaklanmıştı. Her 'soluk alışta artan bu ağrı
nedeniyle gece pek uyuyamadım. Çaresiz, sabah erkenden röntgen kontrolüne
gittim. Röntgen filminde, göğüs kafesimin sol tarafında altıncı kaburga
üzerinde 1.5 santimlik bir kırık görüldü. Bölgeye plaster tespiti yapılarak
ağrı azaltıldı. Bu ağrıyan yan, kırık yeri, ceketin sol iç cebindeki metal
kalemin baskı yerine uyuyordu. Röntgen raporumu ve filmini alarak "C.E'nin
bürosuna gittim ve " Ah bre ayıboğan! Beni kaburgamı kıracak kadar çok
sevmene ne gerek vardı ?" dedim. Röntgen raporunu ve filmi eline alıp,
inceledi ve "ben sevdiğimi işte böyle severim" dedi. Gülüştük...
ADIMA
BESTE
1967
mayısının sonlarında, sabaha karşı kapım çalındı. Kapımda soluk soluğa
heyecanla titreyen, saçı başı dağınık hanımı alacakaranlıkta zor tanıdım. Bu,
kıymetli komşumuz Kıymet Hanım'dı. Karı koca müzik öğretmeniydiler.
"Doktor Bey, yetiş Niyazi Bey ölüyor, evde yalnız bıraktım, ben önden
gidiyorum, ne olur çabuk gel". Uzaklaşan kadının arkasından baktım, ayağı
terliksizdi, evinden aceleyle, çorapla fırlamıştı. Çantamı kaparak peşinden
koştum. Arkasından yetiştim. Eve beraber girdik. Niyazi Bey yatakta, dizleri
karnına doğru 'kıvrık, iki büklüm olmuş inliyordu. Muayeneye koyuldum. Karnına
el değdirtmiyordu. Karın tahta gibi sertti. Hastanın geçmiş durumunu biliyordum.
Mide ülseri vardı ve diyabetik (Şeker hastasıydı). Akşam yemeğinde ne yediğini
sordum. "Doktor bey, kuru fasulye yedi, beni dinlemedi, tabak tabak yedi
ve sabaha karşı sancıyla uyandı" dedi. Durum anlaşılmıştı. Teşhisi koydum.
Fasulyeden doğan aşırı gaz gerginliği sonucu mide ülseri delinmiş, perforasyon
olmuştu. Mide içeriğinin karın boşluğuna yayılması sonucu, çok sancılı
peritonit sergilenmişti. Durumu, teşhisimi bildiren bir yazıyı ellerine
tutuşturarak Edirne Devlet Hastanesine sevk ettim. Yarım saat sonra kapım
tekrar çalındı. Hastane operatörü üç gün izinle İstanbul'a gitmiş. Hastanın
bekleyecek durumu yoktu. Acilen ameliyatı gerekiyordu. En yakın operatörlü
hastane Uzunköprü'deydi. Uzunköprü yolu o zamanlar bozuk, ondüleli bir,
şoşeydi. 70 km'lik sarsıntılı bir yolculuğa bu hasta nasıl dayanırdı ? Çaresiz,
operatör dostuma hastanın durumunu bildiren bir mektup yazdım ve acilen
müdahalesini rica ettim. İki gün sonra Uzunköprü'ye telefon ederek hastanın
durumunu sordum. Sarsıntılı yol boyunca mide döküntüsü bütün karın boşluğuna
yayılmış. Uzun süren bir ameliyatla karın boşluğu temizlenmiş, periton
antibiyotikle yıkanmış, hastanın durumu iyiye gidiyormuş. Bir ay sonra
hastaneden taburcu edilen hastam bana kontrole geldi. Çok halsizdi, aşırı kilo
kaybıyla ayakta zor duruyordu. Kaşeksiye (bir deri bir kemik) girmişti. Verilen
istirahat raporunun süresi bitmişti amma, çalışacak durumda değildi. İstanbul'
daki Milli Eğitim Bakanlığının Validebağ pravantasyonuna sevk ettim: Burada bir
senelik bakım ve tedavi sonucu iyi durumda Edirne Kız Öğretmen Okulu'ndaki
görevine döndü.
Bu
okulda, eğitim yılı sonunda, Beden eğitimi ve Müzik çalışmalarının sergilendiği
müsamereye, törene davet edilmiştim. 0 gün, Niyazi Bey'in yönettiği müzik grubu
değişik etkinlikler gösterdi. Son bölümde şef olarak koronun önünde yer alan
Niyazi Bey misafir topluluğuna dönerek "Bestelediğim bu koro müziğini,
hayatımı borçlu olduğum Doktor Muzaffer Sertabipoğlu'na armağan ediyorum"
deyince bir alkış koptu. Çok duygulanmıştım. Teşekkür için zorlukla ayağa
kalktığımda heyecandan dizlerim titriyordu. O anda yanaklarıma süzülen
damlaları gizleyemedim.
KURT EMZİREN KOYUN
Kurt
insan yavrusu emzirir mi? Emzirirmiş. Roma şehrinin sembolü olmuş Romus ve
Romulus'un mitolojik efsanesi malûm. Bunu gören yok ama hikâyesini bilen çok...
Ya kuzu kurdu emzirir mi? Emzirir Bu olayı gören var, fakat bilen yok. Evet, bu
olay Tekirdağ'ın Şarköy ilçesinde geçer. Canlı şahidi, emekli banka müdürü
Tahsin Gülen. Halen Şarköy'de yaşamakta. Şarköy'ün içme suyunu sağlayan Tekke
Tepe yakınında bir ormanda 1945 yazında geçer bu olay. Tahsin Gülen ve babası,
ağustos sıcağında bağ ve bostanlarını çapalamaktan yorgun düşüp bir ağaç
gölgesinde dinlenirken çoban Ahmet çıkagelir. Baba Hasan pehlivan, çobana buyur
eder ve "Git bostandan birkaç karpuz kes getir de biraz serinleyelim"
der. Karpuzlar yenirken çoban biraz suskun ve düşüncelidir. Bir süre sonra
suskunluğunu bozar ve "Hasan dayı be! Sana bir şey anlatacağım, bugüne
kadar bunu kimseye söylemedim deli diye alaya alırlar, ama sen beni iyi
bilirsin, inanırsın, sana anlatacağım" diyerek söze başlar. "Geçen
mevsim, sürümü Tekke deresi ormanı kıyıcığında otlatırken, gün de, köpekler her
nedense sürüye katılmamışlar, ben kenarcıkta gölgede uzanmıştım ki, birden
koyunlar arasında bir karmaşa, bir gürültü koptu. Ne oluyor, diye kalkıp
koştum, ne göreyim, emzikli koyunumu iki kurt yakalamış. Birisi ensesinden
dişlemiş, öbürü de kuyruğuyla koyunumun kıçına vura vura ormanın içine doğru
kaçırıyorlar, oracıkta ne yapacağımı şaşırdım. Bağıramadın, saldıramadım.
Kazıkçı sıçanı gibi dona kaldım. Neden sonra kendimi toparlayarak, sine sine
kurtların peşinden yürümeye koyuldum, o koyunumun halcağızını bir göreydin.
Kurbanlık gibi kurtlara teslim olmuş, ne meler, ne bağırır, tıpış tıpış ormanın
içlerine doğru gider dururdu... Kurtlardan biri, bir iki kez uluyunca çalıların
arasından dört tane kurt enceği (yavrusu) çıkageldi ve kurtlardan birinin
bacakları arasında dolaşmaya başladılar. O anda, iki kurt birden koyunun
bacaklarından kavrayıp yere yıktılar. Kurtlar koyunumun başında put gibi
dururken yavrular kurdun birinin karnının altına girip çıkıyorlardı. Her halde
bu ana kurt ve sütün kesilmiş ki yavrularını besleyemez olmuş, diye düşündüm.
Ana kurt bir ara hırlayarak, bacakları arasında duran yavruları yere yatırılmış
olan koyunun memelerine doğru fırlatıp attı. Yavrular kaçacak oldular; ana kurt
onları tekrar tekrar enseleyip koyunumun memelerinin yanına koydu. Yavrular süt
kokusunu almış olacaklar ki, koyunun dolgun memelerini önce yaladılar, sonra
emmeye başladılar. Bakakaldım. Bunca yıldır çobanlık yaparım, bu iş ilk defa
başıma geldi! Hasan dayı, sen gün görmüş insansın, beni iyi tanırsın bana
inanırsın." diyen çobana babam "Niye inanmayayım be Ahmet?"dedi.
"Bu ibret alınacak bir şeydir ki sana nasip olmuş. Ben bir şeyi merak
ediyorum, bu işin sonu ne oldu? Onu anlat bakalım" deyince çoban,
"Of, of!" diye göğüs geçirdikten sonra söze koyuldu. "Bir ay
süreyle bu yere gizliden geldim, durumu gözledim. Kurdun biri avlanmaya
giderken diğeri koyun kaçmasın diye nöbet tutar, adeta çobanlık yaparak koyunu
otlatırdı. Yavru kurtlar acıktıkça gelip süt emer, koyunum da geviş getirerek
onlara analık yapardı... Amma son gidişimde ne göreyim? Sürmeli koyunumu
kurtlar parçalayıp yiyorlardı. Bir manzara ki yürek dayanmaz. Gözyaşlarımı
tutamadım. Bir ara yavrulara gözüm ilişti. Serpilip büyümüşler, uzakta
duruyorlar ve sütünü emerek anne bildikleri koyunun etini yemiyorlardı...
Birkaç gün sonra oraya bir daha gittim. Koyunumun kemikleri oracıkta duruyordu
fakat kurtlardan ve yavrulardan eser yoktu.
ÇERİBAŞI NIN ÖLÜMÜ
Yıl
1955. Edirne'de küçük bir demirci atölyesinde çalışan üç kardeştiler. Edirne deyimiyle
"hısım", "esmer vatandaş" son yılların moda, medyatik
deyimiyle "Roman"dılar. En küçükleri Osman pehlivan yapılıydı, balyoz
gibi kolları vardı, atölyenin vurucu gücüydü. Ortancası Ayvaz'dı. Ayvaz'ın
körüklediği ocakta kızıl kor haline gelip yumuşayan demir, Osman'ın çekiç
darbeleriyle şekillenir, balta olur, saban demiri, kazma olurdu. Ağabey Arif
Çekiç, atölyenin beyniydi. Edirne'de her yıl Hıdırellez'i takip eden günlerde
meşhur Kakava şenlikleri başlardı. Belediye Başkanlığından, Cumhurbaşkanlığı'na,
bakanlara, seçkin kişilere kırmızı dipli balmumu içeren özel davetiyeler gider,
şehir bir karnaval havasına bürünürdü. Kakavanın en eğlenceli yanı Çeribaşı
seçimiydi. Seçilen Çeribaşı, allı pullu giysiler içinde, bol çalgılı bir çigan
saz heyetiyle birlikte çarşıyı dükkan dükkan dolaşır, bahşiş toplardı. Arif
Çekiç, bu Kakava şenliklerinde pek görülmezdi. Kakavaya karşı değildi. Çeribaşı
seçimine karşıydı. Ona göre bu Çeribaşı seçimi ciddiyetten uzak bir
maskaralıktı. Hakiki Çeribaşının kim olduğunu bütün Edirne bilirdi. Seçimlerin
yaklaştığı günlerde Arif ustanın atölyesi milletvekili ve belediye reisi
adaylarının ilk uğrak yerlerinden biriydi. Arif Çekiç bu adayları güler yüzle
karşılar, ağırlar, onlara moral verir, mavi boncuk dağıtırdı. Arifin arkasında
Trakya çapında yirmi bin oy olduğu söylenirdi. Velhasıl yaman adamdı Arif usta.
Ustamızın geleceğe dönük önemli projeleri vardı. Çarşı içlerinde, mahalle
aralarında daracık sokaklara serpilmiş sağlıksız atölyelerde çalışan sanatkar
esnafın durumu yürekler açışıydı. Arif usta bunları dert edinmişti. Başta kendi
atölyesini büyütüp, ziraat aletleri üreten, tozdan dumandan arınmış modem bir
atölye kurmayı düşlüyordu. Arif Çe- kiç'le ilk mesleki temasım 1959 yazımda
olmuştu. Bir öğle vakti telaşla muayene odama dalan usta "Doktorum yetiş
Osman ölüyor!" diyerek beni korkuttu. Atölyesi yakındı, koşarak gittik,
koca gövdeli balyoz Osman duvar dibine çökmüş, dizleri karnına doğru bükük
olarak inliyordu, karnı tahta gibi sertleşmişti, öğürtüyle kusuyordu. Karnına
el değdirtmiyordu. Karnının belirli noktalarına dokunarak teşhisi koydum. Bu,
had apandisit kriziydi ve apandisit patlamıştı. Cerahat karın .boşluğuna
yayılmış, peritpnit başlamıştı. Ameliyat için Devlet hastanesine şevkettim.
Yarım saat sonra Arif usta muayenehanemdeydi. Hastanenin tek operatörü
izinliymiş, Cerrahpaşa Hastanesi Cerrahi Servis şefi arkadaşıma mektup yazıp
hastayı İstanbul'a şevkettim. İki hafta sonra Osman Edirne'ye döndü. Muayeneye
çağrıldım "Osman, kefeni yırtmışsın" dedim. Yanıt Arif ustadan geldi.
"Sayende doktorum." O günden sonra Arif Çekiç'in selamıyla gelen
Roman hastalarımda aşikâr bir çoğalma oldu. Çeribaşı'nın güvenini sağlamıştım.
Arif Çekiç'le ikinci mesleki temasım Osman olayından üç sene sonra oldu. Bu
defa kendi hastalığı için muayeneye geldi. Kan tükürmeye başlamıştı. Korku
içindeydi. Röntgen ve laboratuvar tetkikleri sonucu teşhis, kavelrıli akciğer
tüberkülozuydu. "Bak Arif usta" dedim "bu hastalık, yıllarca
duman içinde çalıştığın atölyenin belası. Bu sahada gördüğüm ilk kurban
değilsin, son kurban da olmayacaksın. Defalarca söylediğim gibi, atölyene
yeterli havalandırma sağlayacak büyük bir aspiratör monte ettir de, bari
kardeşlerin kurtulsun. Sen artık atölyeye girmeyeceksin. İlaçlarını yazıyorum.
Evinde istirahate çekilmeden bu ilaçlardan tam şifa bekleme,
dinleneceksin" dedim ve eline direnç takviyeli bir beslenme listesi
verdim, gitti. Bir süre sonra koltuğunda bir dosyayla muayenehaneme geldi.
Sanatkâr esnaf arkadaşlarını uyarmış. Sağlıklı işyerlerini kapsayan bir Küçük
Sanayi Sitesi Kooperatifi kurmuşlar, onu başkan seçmişler. Site için arsa
tahsisi, istimlak ve kredi işleri için koşturup duruyormuş. "Bak
usta" dedim, "bu koşuşturmalar sana göre değil. Senin evinde
dinlenmen gerekli. Hastalığın geri teper. Bu, sizin ortak işiniz; yardımcılar
bul, biraz da onlar koşuştursunlar, dedim. "Olmaz beceremezler, yarın
Ankara'ya Sanayi Bakanlığı'na gidiyorum. Halk Bankası'ndan biraz fazla kredi
koparmamız lazım. Ben, ancak Küçük Sanayi Sitesi'ni açtıktan sonra dinlenebilirim"
dedi.
Emekli
olup Edirne'den ayrıldıktan sonra, Arif Çekiç'le bir süre temasım kesildi. Bir
gün Arif usta Küçükyalidaki muayenehaneme çıkageldi. Bitkindi, konuşurken nefes
zorluğu çekiyordu "Ah ustam, sana dinlen, dinlen dedikçe, sen zıddını
yaptın" dedim. "Tamam doktorum, haklısın, yüze yüze kuyruğuna geldik.
Ben ancak Sanayi Sitemizin açılışından sonra dinlenebileceğim. Senden ricam,
beni Heybeliada Sanatoryumu'na yatır, biraz kendimi toparlayayım" dedi.
Sanatoryum Başhekimi dostum, servis şefi sınıf arkadaşımdı. O gün Arif ustayla
birlikte Heybeliada'ya gittik, işlemi yapılarak hemen yatırıldı. Servis şefi
arkadaşıma, Arif Çekiç'i üç aydan evvel taburcu etmemesini rica ettim. İki
hafta sonra Arif usta muayenehaneme çıkageldi. Şaşırmıştım. "Ustam yaptığını
beğendin mi? Ben seni üç ay sonra tam sağlıklı olarak karşımda göreceğimi
umuyordum" dedim. "Doktorlar çıkmamı istemediler, kendi arzumla
taburcu oldum. Edirne'den haber geldi Küçük Sanayi Sitemizin açılış günü tesbit
edilmiş. Başkan olarak açılış konuşmasını benim yapmamı istiyorlar' dedi. Bana
sitenin açılış tarihini bildirdi. "Doktorum o gün Edirne'ye mutlaka
beklerim, konuşmamı gel dinle" dedi. "Olur inşallah gelirim"
dedim. Sevindi, sarıldık vedalaştık. Edirne'ye gidemedim ama dostlardan haberi
geldi. Sitenin açılış töreninde Arif usta, artan nefes zorluğu nedeniyle,
kendinde konuşma gücünü bulamamış, hazırlamış olduğu yazılı açılış konuşması
metnini Muammer Özkan Hoca'ya vermiş. Arif usta coşkuyla alkışlanmış. Bir süre
sonra Edirne'den gelen dostlardan Arif Çekiç'in ölüm haberini aldım. Üzüldüm,
cenazesindeki cemaatin kalabalığından bahsettiler. Bir süre önce, Edirne'de
vazife başında ölen Vali Emin Akıncı'nın cenazesinde bulunmuştum. Arif Çekiç'in
cenazesinde, Vali'nin cenazesinin kat kat üstünde bir insan kalabalığı varmış.
Esnaf, sanatkar arkadaşlarıyla vefakar Edirneliler Arif Çekiç'i görkemli bir
cenaze töreniyle ebedi' istirahatgâhına uğurlamışlar. Nur içinde yat Arif
usta...
KAN TÜKÜRTEN SÜLÜK
Hastam,
Edirne'nin Gerderli köyündendi. Akciğer röntgen Alimlerini ve laboratuvar
raporlarını kapsayan bir dosyayla tedaviye gelmişti. Şikâyetini dinledim,
öksürdükçe kan tükürüyormuş. Kan, tükürüğün üzerinde çizgiler halinde
görülüyormuş. Hiçbir yerinde ağrısı, sızısı yokmuş, iştahı kuvveti yerindeymiş.
Klinik muayenesinde, solunum sisteminde anormal bir bulgu bulamadım. Ağzını
açtırıp, incelemeye koyuldum. Yumuşak damağında, küçük dilin yan tarafından
sarkan esmer, morumsu bir uzantı dikkatimi çekti. Dili bastırarak boğazını
incelediğimde, bunun kan dolu bir sülük olduğunu anladım ve kıskaçlı dişli
pensle bunu çekip aldım. Kanamanın sebebi anlaşılmıştı. Sülük yapıştığı yumuşak
damaktan, pıhtılaşmayı önleyen salgısıyla kan emerken vantuzunun kenarından
taşan taze kan tükürüğe karışıyor ve tahriş öksürüğü refleksiyle, tükürükle
birlikte dışarı atılıyordu... Sülüğün nereden alınabileceğini incelemeye
koyuldum. Dereden hiç su içmemiş, fakat, köyün hayvan sulağı olan çeşmesinin
yalağından birkaç defa su içmiş. Düğüm çözülmüştü.
Kitabın 3. Bölümüdür. Devamı 4. Bölümdedir
Yazar; Gezgin, Kültür Araştırmacısı ve Habercisi, Deniz Kakanaş
Haberciden, İyilik, Güzellik ve Doğruluk haberciliği
Yorumlar
İLK YORUM YAPAN SEN OLMAYA NE DERSİN?
Yorum Yap