Image

Dünyanın her yerinde insan hakları, KORUNMA, BARINMA, EĞİTİM, SAĞLIKLI BESLENME OLARAK AYNI İHTİYAÇLARA GEREK DUYAR. 
Bir insan için hak, önce ailede başlar… Sonrasında bu hak, okuldaki eğitimcilerle, daha sonra yaşam savaşı ile devam eder. Yaşam döngüsünde meslek, insan hayati için büyük bir önem taşır. Meslekte, işverende olabiliriz, işçi de.  İnsan olarak, yiyoruz, içiyoruz, boşaltıyoruz, yürüyoruz, konuşuyoruz, sevişiyoruz, doğurup çoğalıyoruz, uyuyoruz, uyanıyoruz, ağlıyoruz, gülüyoruz, seviyoruz, nefret ediyoruz, aldatıyoruz. Bebeklik, çocukluk, gençlik derken büyüyoruz ve bu zaman içinde öz benliğimizi, çevremizdeki gelenek göreneklere göre yapılandırıyoruz. Onlar ne derse, öyle hareket ediyoruz. At eti yiyorlarsa, bizde yiyoruz. Fare, böcek gibi ürünleri tüketiyorlarsa, bizde tüketiyoruz. Karşı köydeki falancadan nefret ediyorlarsa, bizde ediyoruz. Bir şey onlar için kötüyse, bizim için de kötü. Eğer aile bireylerimizde temizlik alışkanlığı yoksa, bizde pislikte yaşıyoruz. Dilenciyse, bizde dileniyoruz. Sahtekar bir işletmecinin yanında meslek öğrendiysek, onun yolundan gidiyoruz. Kimin eline doğmuş isek, onların alışkanlıklarına göre büyüyoruz. Bilmedikleri birçok şeyi, bizimle birlikte deneyerek öğreniyorlar. Yapma, etme, gitme, onunla konuşma, şunu sevme, onu yeme, hiç kimseye inanma, arkadaş olma, güvenme gibi birçok nasihatle, korkutuluyoruz. Yani onlar neyse BİZ OYUZ… Onlar ne yaparsa, aynısını yapıyoruz. Gün geliyor büyüyoruz ve daha iyisi var mı diye araştırmıyoruz. Okumuyoruz. Çevremizde neler oluyor bakınmıyoruz. Gelişmeye, değişmeye açık olmadığımız için, her şey aynı devam ediyor. Hayatımızda yeni şeyler yok, eskiyle idare ediyoruz ve sonrasında yerimizde saydığımız için, ileriye yol alamıyoruz. 

BİZ, ONLAR ve HAKLARIMIZ.… Bu döngüde haklar, haksızlıklarla birleşip, türlü türlü sorunlar meydana getiriyorlar. Her meslekte ve meslektaşta düzeltilebilecek - düzeltilemeyecek sorunlar var elbette.  Sorun yaratanlar var. Sorunları insan emeği ile çözenler var, Haksız kazançlarını yalanla yoğurduktan sonra, insandan köprüler yapıp, üzerinde koşarak yürüyenler var.  Yunan Atasözünde derki; Hak yenir ama, hazmedilmez. İnsanların birçoğu çalışmadan, kısa yoldan zengin olma çabası içinde olduğu için, cahil cesaretiyle bilmediği birçok işe girmektedir. Risk alarak kazanma denemesi yaparlar. Bu yöntemle iş veren yada  işçilik şans oyunu gibidir.  İnsanız ancak hak ettiğimiz gibi insanca yaşayamıyoruz yada yaşatılmıyoruz. Bilerek yada bilmeyerek yaptığımız haksızlıklarla, bazen insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.
Hölderlin der ki; Hiçbir şey bir insan kadar yükselemez ve onun kadar alçalamaz. 
İnsanların birbirine yaptığı vefasızlıklar, saygısızlıklar, insafsızlıklar, vicdansızlıklar o kadar çok ki saymakla bitiremeyiz.

Yaşam hareketlerimizi, içimizdeki süzgeçten geçirdiğimizde, vicdan diyoruz. Sadece ben oluyoruz. Ben olurken başkalaşıyoruz ve içimizde bir kişilik daha oluşturarak, iki yüzlü yaşayarak, hayatı hem kendimize, hem çevremize, zorlaştırıyoruz. Elimizi vicdanımıza koyduğumuzda, kurtulamadığımız hesapları, sadece kendimiz biliyoruz. Bu çelişkilerle herkesin birbirine yalan söylediğini varsayarak,  doğruyu nasıl bulabileceğimizi araştırmak yerine, kabullenip yolumuza devam ediyoruz. İnsan dışı (kıyafeti) ile karşılanır, içi ile uğurlanır. MOGOLİSTAN Atasözü.

BİZ… İşveren yada işçi olabiliriz fark etmiyor, çalışan, üreten herkes için geçerli olan haksızlıklar, hiçbir şekilde değişmiyor.  Bu haksızlıklar evde aile içindeki paylaşılmayan işlerde bile olabiliyor. Birçok işletmenin kurallarında hedef, hep ileri olduğu için, insani ve vicdani davranışlara, asla yer yoktur. Her mesleğin farklı bir yol alma tarzı bulunmaktadır.  Sektörde meslekler oluşunca, meslektaşlarda birbirinin önüne geçmek için,  her yolu denemektedirler… İnsan ve devlet hakkı yemek gibi…  Bunca okul, bunca meslek, bunca akıllı insan varken, haksızlıklar halen neden varlar. Sokağa çıkıp birkaç dükkana uğrarsak, yanlışların çokluğu içinde yaşadığımızı hemen fark edebiliriz. Sohbet, vergiden yakınma, vergiden kurtulma, siyasetçilerin getirdikleri kanun değişikliklerinden memnun olanlar -  olmayanlar, yol gösterenler, akıl verenler, bilgisizlikten yanlış iş yapanlar, ödenen bedeller, yapılan işlerde mevkili tanıdıkların kolaylığı, paranın gücü gibi bir sürü şey sıralanır. Hele bu hikayeyi anlatan kişi muhasebe, mali müşavir yada maliyeden emekli olmuş ise,  geçmişte yaptıkları yanlışlarla övünürler veya pişmanlıklarını dile getirirler.  Bir iş yaparken doğrudan gitmek yerine bir sürü kolay yol neden aranır, patronların gözüne girmek, çok para kazanmak veya sektörde kalıcı olmak içindir.  Bu arada haklar ve emekler tamamen unutulur.

Dev holdingler,  sıradan işletmeler  veya herhangi bir birey düşünelim, sistem nasıl işliyor, DÖNEN BÜYÜK PARALAR EL DEĞİŞTİRİRKEN, BİRİLERİNİN HAKKI NASIL GASP EDİLİYOR, BİR GÖZ ATALIM.   Belki çok basit bir durum gibi görülebilir ancak BU DURUM DÜŞÜNÜLMEYE DEĞER, BİR DÜŞÜNDÜREN GERÇEKTİR.

Ülke olarak her şeye sahibiz. 
NEDEN KENDİMİZE BİRAZ OLSUN ÇEKİ DÜZEN VERİP DAHA ÇOK VERİMLİ İŞLER YAPMAYALIM?
Neden ülkemizi ve insanlarımızı daha ileriye taşımayalım? Neden doğru yol varken, yanlışla başlayarak korkularla yaşayalım?
Neden vicdanla hesaplaşalım. Neden?

Elden satılan ürünler sayesinde, insanların cebine çok paralar giriyor.. Kazanılan para var ama ortada olmadığı gibi bereketi de olmuyor. SIRADANLIK, KİMSENİN YAŞAMINA YENİLİK KATMIYOR, YAŞAM KALİTELERİNİ DEĞİŞTİRMİYOR.  Resimlerin tamamı Bodrum’un halen doğal ürünler yetişen Gümüşlük mahallesinden. Görüldüğü gibi evlerinin önlerinde nefis kokan limon bahçeleri olduğu halde, hazır limon suyu kullanmaları düşündürücüdür. Limonları var, limonata yapmıyorlar. Denizleri var yüzmüyorlar. Balıkları var, yemiyorlar. Hayvanları var, süt içmiyorlar. Peynir -tereyağları var, sofralarına getirmiyorlar.  Tarla, bağ, bahçeleri var, sağlıksız pişiriyorlar. Tavukları var, yumurta pişirmiyorlar. Fırınları var, ekmek yapmıyorlar. Günlük olarak her gün yoğurt yapıyorlar,  ayran içmek yerine, asitli içecek satın alıyorlar.  En dağ köylerde bile, hazır ürünleri  tüketiyorlar. Doğanın içindeki sağlığı, kendileri yemiyor, başkalarına satıyorlar. Bu kadar zengin çeşitliliğin içinde, sağlıklı beslenmiyorlar ve günü, poşet dolusu ilaç içerek tamamlıyorlar. Kazandıklarını ne yapıyorlar, tabi ki köşeye biriktirmeye  ALTIN.  Herşeyden şikayetçiler.  Mutsuzlar, yürümüyorlar, spor yapmıyorlar, hastalıklarla boğuşuyorlar  ve oturarak boş şeylerle ömürlerini tamamlıyorlar. Zengininden yoksuluna kadar durum böyle gelmiş, böyle devam ediyor.

Bir örnek vermek gerekirse köylere yakın pazarlar, hep böyle yöntemlerle işliyor. Bahçesinden kopardığını, dolabındaki fazlalıklarını, evdeki kalmış ekmeklerini peksimet yapıyor, satıyorlar.  Sabah kalk! kendi kurallarına göre temiz pis fark etmiyor hayvanları sağ, makinede yağını al, sütü kaynat, yoğurt-peynir-ekşimik yap ve yol kenarında veya pazarda SAT… Belediye zabıtalarına üç, beş kuruş yer parası verdiniz mi iş tamam. Bu yöresel ürünler oldukça fazla rağbet gördüğü için kısa zamanda müşteri bulmaktadırlar. Çünkü insanların köy ürünlerine doğal diye inanılmaz bir talebi var. Evde yapılıp pazarlarda veya yol kenarlarında satılan her türlü ürün böyle.  Bu ürünler hangi şartlarda yapılıyor, içine ne konuyor, nasıl muhafaza ediliyor, satışına kim izin veriyor, kazanılan para nereye gidiyor, bu işi kurumsal yapan kaç kişinin önüne geçiliyor, belli değil… İşletme açana soruyorlar, bu konuda eğitim aldınız mı, belgeleriniz tamam mı diye.. Hatta birçok kişi bu zorluklardan iş yeri açmaktan vazgeçiyor.  BİRÇOK İŞ BÖYLE, BAŞTAN SONA, BOZUK… Düzelmiyor… Türkiye’nin birçok yerinde durum böyle.   Türkiye içindeki yöresel kültür araştırmalarımızda içimi en çok acıtan olayı Erzurum’un Tortum yaylalarında yaşamıştım. O GÜN KAN AĞLAMIŞTI, DÜŞÜNDÜREN GERÇEKLER! Erzurum’un Tortum yaylalarında hayvancılık oldukça yaygındır. Tortum yayaları, cennetin zirvesinde, gözünüzün alabildiğine dümdüz, yeşil bir ovadır. Çiçekler, çeşit çeşit mantarlar içinde doğada özgürce otlayan hayvanlar, oldukça çoktur.. Hayvanlara hazır yem verilmeyen tek yerdi söylediklerine göre. Yaylalardaki köyler oldukça yukarıdadırlar. Köylerdeki ihtiyaçları, köye gelen kırık, dökük minibüsler her şeyi içine doldurarak hazır gıda, deterjan, sebze ve kadınların en çok tercih ettiği dikilmiş uzun etek-şalvar gibi ürünler, karman çorman şekilde satmaktadırlar. Haftanın belli günleri minibüs köylere çıkar ve köy halkında ne bulursa toplar, yerine ürün verilerek takas şeklinde alış veriş yapılır, faturasız, fişsiz bu işi böyle devam eder. BU ACIMAZSIZ KARMAŞAYI BERABER ÇÖZMEYE ÇALIŞALIM.  Erzurum’un en ünlü peyniri, Civil peyniri köylerde genellikle yağı alınmış sütten yapılır. Süt gelen minibüse yada mandıracıya satılırken, yağı alınmıyormuş. Minübüsçü veya mandıracı sütü 80 kuruştan alır, sanırım litre başı 20-30 kuruş kazanarak, ilçede bulunan mandıracıya aracılık yapıp satmaktaymış. Köylerde kadınlar, 10-13 litre sütten 1 kg Çeçil-Civil peyniri çıkmaktadır. Civil peyniri tek kişiyle değil birkaç kişiyle çektire, çektire uzatarak yapılan, zahmetli bir peynirdir.  Peynir köylerde 6 – 7 TL, şehirde ise 15 TL’den satılmaktadır. AÇIK GÖZ MİNİBÜSÇÜ,  1 KG DOMATESİ, 1 KG PEYNİR CİVİL PEYNİRİ KARŞILIĞINDA TAKAS ETMİŞTİ. SENE 2014 ve 1 kg domates 50 kuruştan daha ucuzdur. Sevdiğimiz yöresel ürünler bize gelene kadar nasıl el değiştiriyor, arada parayı kazanan kim oluyor, görüyoruz. Köyler birlik olup İlçe Kaymakamından destek istemiş olsalardı, yaptıkları ürünleri satacak yöresel yeri el birliği ile açabilirlerdi. BURADA KAZANMAKTAN ÖTE BİR MAĞDURİYET SÖZ KONUSUYDU. Erzurum’da şehrin göbeğinde yabancı mutfaklara özenip şov yapan kocaman işletmeciler bu durumdan utanmalılar. İşletmelerinde bir köşe ayırıp, şehre gelen yabancılara bu doğal ürünleri satarak köylere aracılık yapabilirler.  Kaldığımız otelin kahvaltısında civil peynirinin olmayışı, birbirlerine destek vermediklerinin göstergesidir.

İNSANİ OLMAYAN YÖNTEMLER… BU YÖNTEMLERİ BENİMSEYENLER… ve  ONLAR…

-- İşletme kurmak için bir mutfak şefiyle anlaşıp sıfırdan mutfağı ve menüyü kurduruyorlar. Bu durum bütün mutfaklar için geçerlidir. Şef gecesini gündüzüne katarak özveriyle yıllarca emek verdiği mutfakta tam 10. yılını dolduracağı sene bir bahane ile işten uzaklaştırılıyor. Birçok insan mahkeme kapılarında sürünmekten korktuğu için şikayetçi olmuyor. 

-- Kendi mutfağımızda şahit olduğumuz bir olayda, bulaşık yıkayan kişiye az maaş vermek için, sen küfrettin demişlerdi. Oysa adam küfretmemişti. Önüne kağıdı koydular ve çıkış, giriş yaptılar ve işsiz kalmaktan korkan adamın hem maaşını düşürdüler hem çıkış tazminatı vermediler.

-- Yöresel düğünlerde yemek yapan aşçı kadınlar, birkaç gün içinde yaptıkları yemek karşılığı asgari ücretin iki-üç katını almaktadırlar. Bir ayda 10 gün çalışsalar, iki yıl hiç çalışmadan, geçinebilirler. Yöresel aşçımızın ajandasına baktığımızda, bir dahaki yılın her günü doluydu. Yöresel düğünlerdeki çalgıcılar da aynıdır. Ortada dönen paralar, bahşişle oldukça kazançlıdır.

-- Devletten vergi kaçırmanın yollarını birçok işletme bilir.  Bu durum birçok sektörde çeşitli şekillerde vardır. Mesela en üst düzey mutfak şefi asgari ücretle çalışır gösterilir ve maaşın birkaç katını elden alır.  İş yeri kameralarını izleselerdi, bu duruma kolayca ulaşabilirlerdi.  

-- Yemek veya başka sektörlerde danışmanlık hizmetleri verenlerin bir çoğunluğu, aldıkları tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük  paraları, direk ceplerine indirirler. İnternette reklamları mevcuttur.

-- Hem kamu sektöründe çalışan hem de  proje yazan bazı kişiler haksız kazanç elde etmektedirler. Projeciler binlerce liraya proje yazdıkları gibi, devamlılık arz ettirerek parayı maaş gibi almaktadırlar.  İster işe yarasın, ister yaramasın, devletimizin imkanlarıyla öğrendikleri bilgileri para ile satarlar. 

-- Bazı sektörler uyguladığı taktiklerle işçinin sırtından yürümektedir. Ufak bir işletmeyken büyür holding olurlar ve ilk yaptıkları şey pazarladıkları ürünleri işçilerine satar veya sattırırlar. Küçük yerlerden ekmek parası için gelen bu işçileri çalıştıran şirketler, işçi hakkını gözetmez ve sonuna kadar çevresinden faydalandıktan sonra, işten atarlar. İşten atılan zavallı kişiler aileleri ile ortada kalmaktadırlar. Vasıfsız elemanlar çoğunlukta olduğundan, biri gider, diğeri gelir onlar için hiç fark etmez. Bazı işçiler ise, hem şirkette aylık alarak çalışırlar hem işletmenin pazarladığı ürünleri satmak zorunda bırakılırlar. İşten başını kaldıramayan erkeklerin vakit ve çevre sıkıntısı olduğundan iş, yol – iz bilmez ailelerine kalmaktadır. Hiçbir işte çalışmamış ve sistemin nasıl işlediğini bilmeyen zavallı kadınlar, köylerine geri dönmemek, eşlerine yardımcı olmak için, sokağa çıkarak sokak, sokak dolaşırlar. Ahlaksız esnafların bazıları, bu kadınların sattığı ürünleri alarak ve daha fazlasını isteyerek, samimiyeti artırırlar. İstediği yaşamı evinde bulamayan birçok kadın, biraz ilgi birazda para görünce,  eşinin pasif olduğunu düşünerek, yoldan çıkmaktadırlar. Satış ve pazarlama sektöründe sıkça karşılaşılan bu durum, birçok yuvayı yıkmış ve birçok çocuk ortada kalmıştır.

-- Bir holding bünyesinde sigorta şirketi kurmuştu ve tüm işçileri zoraki sigorta yapmışlardı. Sigorta yaptırmayan işçileri, işten atmakla tehdit etmişlerdi. Daha sonraki yıllarda bu sigorta şirketi holding olarak battı veya öyle gösterildi ve siz bizdensiniz diyerek sigortada parası batan birçok kişiye, geri ödeme yapmadılar. Madem o emekçi işçi onlardandı da, neden o şirkete ortak değildi?

-- Zoraki yapılan bazı haksızlıklarda gazete aboneliğidir. İster alsın ister almasın, tüm işçilerini gazeteye zorla abone yapıp maaşlarından kesenler, kaşıkla verdikleri maaşları, kepçeyle geri alarak toplarlar. Ne oldular. İleri gidebildiler mi. Elbette ki hayır. İnsanların haklarını gasp edenler bir gün onurlarını yere sererek, yıkılmaya mahkumdurlar. 

-- Batan bankalarda toplanan paralar insanların emekleriydi ve insan hakkı kimseye bir zenginlik getirmedi aksine onların itibarlarını sildi. Yanlış yapanlar çekip gittiler. Battılar ve o acıyı yaşadılar.  İtibar yaşamda önemlidir. Hepimiz itibarımızı korumak için yaşarız.  

-- Birikmiş vergilerini sildirenler ve o vergileri silenlerde aynı konumdadırlar. Kanunlar kişisel olamaz, tüm insanlar aynı hakka sahiptir. Diğer insanların önüne geçen bu insanlar da hak yemiş olurlar. 

-- Sınavlarda yapılan haksızlıklarda insan hakkına girer. Diploma önemli bir şey değildir. Dünyayı yönetenlere bir bakın, haksızlık yapanların sonları ibretliktir. Gün gelir diploma ile yapılan işlerde sona erecektir. 

-- Bakıcı veya temizlikçi temin eden yerler de büyük komisyonlar almaktadırlar. Mesela yabancı bir bakıcıyı işe yerleştiren birçok acente, ilk aldığı maaşın yarısı alır. Kadınlar kendi yerlerine bir kadın bulduklarında da, maaşının yarısını alırlar. Bu para yüzlerce insan üzerinden kazanılan, büyük paralardır ve hep böyle işlemektedir.

-- Emlakçıların hem ev sahibinden hem de karşı taraftan aldığı paraların çoğu yasal değildir. Mesela evin değerini satacak kişi belirler. Ev belirlenen fiyatın üzerinde satılırsa emlakçıların birçoğu bu görünmez parayı iç ederler. 

-- Aşırı sıcak yada soğuk bölgelerin birçoğunda elektrik aşikar olarak, kaçak kullanılmaktadırlar. Hakka hukuka dikkat eden bu aileler, iş elektriğe gelince devletin imkanları, onların babalarının malıymış gibi kullanılyorlar. Yaktıkları elektriğin parasını, zor şartlarda yaşayan insanlara ödetiyorlar. Buda büyük bir haktır. Ödenemeyen paralar için yardımlaşma ile bir çözüm bulunur ancak bilerek yapmak haktır.

Yurt dışından gelip özel meditasyon dersleri verenler, incik boncukçular, özel spor dersleri  verenler. Hatta İran’dan gelen bir hanım, evde parayla güveç yapma dersi veriyordu.  Apartman dairesinin odasına koyduğu kocaman bir toprak pişirme fırını ile atölye kurmuştu. Ufak tefek gibi görülen bu işler, damla, damla biriktiğinde, hakkıyla iş yapan birçok kişinin işine engel olduğu gibi devletimize de faydası olmuyor. Karşılıklı birbirimizi kandırmaya devam ediyoruz.

HAKLARIMIZ…  Şöyle bir derin düşündüğümüzde, kazanırken yıprattığımız, yok ettiğimiz onca hayat, sırtımıza yük olarak biner. BİRGÜN HER ŞEY ZAMANI KÖLESİ GİBİ SON BULACAK… YAPILAN HAKSIZLIKLAR KİMSENİN YANINA KALMAYACAK. GERİYE GİDİP BAŞTAN BAŞLASAYDIK HAYATIMIZDA KİM BİLİR NELERİ DEĞİŞTİRMEK İSTERDİK. DEĞİŞTİRMEK İSTEDİĞİMİZ O KADAR ÇOK ŞEY VAR Kİ… HERŞEYİ… YİNEDE HİÇ BİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİLDİR. 

Toplumu aldatan, üç kuruş daha fazla kazanmak için insan haklarını hiçe sayan, bu insanların yüzlerine, iyice bir bakın. Onları, haklı çıkma gayreti içinde olduğunu görebiliriz.  Haklı çıkmak demek, yaptığı işe kılıf uydurmak demektir. Onlar  ve biz… Her şey ve herkes vazgeçilebilirdir. Biraz insanlık kimseye bir şey kaybettirmediği gibi, çok şey kazandırır ve insanı, insanca yapılandırır.

Siyaset içinde oluşan boşluklar, öyle bir başı boş sistemler oluşturmuş ki, cezalar, yasaklar birçok alanda işe yaramıyorlar sadece insanları yaralıyorlar. 

BİRLEŞMEK BAŞLANGIÇTIR, BİRLİĞİ SÜRDÜRMEK GELİŞMEDİR; BİRLİKTE ÇALIŞMAK BAŞARIDIR. U.S.A

Sıraladığımız haksızlıklar, haksız yapılanmalar yazarak bitiremeyeceğimiz şeylerdir. Bunlara evden çalışanlar eklenebilir. Eskiden okul okutulmuyor, kadınlar meslek sahibi olamıyor ve dedikodudan korkan kadınlar evden elişi yaparak çalışmayı tercih ediyorlardı. Bu, bir zamanlar bir mecburiyetti. Artık zaman değişti ve birçok şey gelişti. Mesleği olmayan insanlar için sosyal projeler oldukça fazladır. İleri derecede okul okumasanız dahi, kurslara katılıp, istenilen saati doldurduktan sonra, eğitimci bile olabiliyorsunuz. Bu kurslar ücretsizdir.

Tüm Dünya’da bilim adamları varını yoğunu harcayıp, gecesini gündüzüne katarak insanların üzerinde, çeşitli denemeler yapmaktadırlar. Bir insan yeniden nasıl yaratılır, ölüme ve hastalıklara nasıl çare bulunur gibi, çoğaltılabilir nedenlerle araştırmalar devam etmektedir. Ancak bu araştırmalar, var olan insan hakları, bakımı, eğitimi, korunması, barınması ve gelişmesi için yapılsaydı, ortada ne sorun olurdu, ne suç, ne ceza, ne hastalık, ne yolsuzluk… KAZANIYOR ZANNEDEREK KAYBETMEK, SANIRIM BÖYLE BİR ŞEY… KAYBEDİLEN İSE, HERŞEY… 

Beklentilerimizin gerçekleşmesi için, işimize doğru düzgün başlamamız gerekmektedir. Düzenin bilinçli denetim,  psikolojik öğretim ile verimli olabileceğini varsayarsak, kurallar-yasaklar-cezalar sadece işini kılıfına uyduramayan beceriksizler  için geçerlidir. 

Onlar, biz ve hepimiz, biriz… Birlikte yürümeliyiz.

2014.09.14

Kültür habercisi; Deniz Kakanaş