Image

Atasözü nasıl da güzel söylemiş" Ev alma, komşu al" diye.
Son 2023 yılı boyunca göz önünde yaptığımız onca emeğe, öğrenmeye ömrümüzü, malımızı, zamanımızı verdiğimiz toplumsal ve insani çalışmalara komşu kriziyle birlikte verilen evin sahipleri karanlık gölge gibi çökerek tüm enerjimizi yok etti.
neredeyse verdikleri lokmaları çıkarın diyeceklerdi oysa verilen emekleri, yedikleri güzel yemekleri unuttular, getirilen onca sağlıklı gıdaya konarak hak yediklerini unuttular, hatta çekilmez çileyi başımıza yıkarak tek bir teşekkür bile etmedikleri gibi koca bir yıl kapıya gelmeyen kalmadı.
Çocukluk, gençlik, evlilik, annelik ve iş hayatı boyunca İstanbul'da doğmuş büyümüş biri olarak komşuluk bizler için o kadar çok önemliydi ki, gelen misafirler için bir daire ayrılmış, yolda kalan, iş için İstanbul'a gelenlere yatacak yer temin eder, sofralar dolusu yemekler ikram ederdik. Genellikle gelenlerle karşılaşmaz, yapılan yemekleri kardeşler aracılığıyla yukarı kata gönderirdik.
Öyle çok yabancı geldi gitti ki birçoğuyla kalıcı arkadaşlıklar kurdu aile büyükleri.
Türkiye'nin birçok ilinden işsiz, aç ve muhtaç gelenleri özellikle Cağaloğlu basın camiasında tanıdıklar aracılığıyla işe yerleştirdikten sonra on-on beş yada ay boyunca kişiye ev kiralar, o evi ailece komşularla gidip hep birlikte  badana, boya yapar, son olarak da temizler çıkardık. Komşularla aramızda kimde kumaş varsa alır, yoksa Fatih Çarşamba pazarının yerlere dökülmüş ucuz kumaş parçalarından perdelik, tül için yada nevresim kumaşı alır, dikiş makinasının başına oturur perde, tül, nevresim kalan parçalarla da minder dikerdik. Bomboş olan eve gider perdelerini takar boş eve anlam katmaya çalışırdık. O zamanlar başka şehirden gelen kişinin büyükşehri heyecanı, yeni işe adapte olma, kavuştuğu işinden dolayı ailesine verdiği müjdeler herkesi sevindirirdi. Bu sevinç yorgunluğu, yapılan masrafları unuttururdu.
Bir tek iyi dokunuş ile kaç kişinin hayatını değişmiş oldu.
Ailenin erkeği iş bulduğunda sadece ailesi ve çocukları değil, kendi annesi, babasının da hayır duaları sarmalıyor herkesi tanışmış olmasalar bile.
İş bulunup çalışma boyunca ve emekli olduktan sonra bile "Şu falanca kişi sayesinde helal ekmek kazandım, şu anda keşke olsalar da bir şey ikram edebilsek" derler her halde.
Böyle birçok kişi işe girdikten sonra sağdan soldan eşya da temin edilerek hayatta kalacak kadar tencere, tava verilir, bir, iki maaş alana kadar tanıdık arkadaşlar arasında yemeğe sırayla çağrılır, hastanelik işleri olduğunda araçlarla götürülüp, getirilir el çekilmezdi ancak her şey yolunda olduğundan emin olunduğunda, yardımseverliğin tadına varılarak diğer ihtiyaç sahiplerine odaklanırdık.
eskiden imkanlar kısıtlı olmasına rağmen bir tencerede pişen yemeği paylaşmak adettendi yani sofranda doyuracak bir misafirin yoksa o gün çok mahzun geçti demekti. 
Belki abartı gelecek ancak eskiden sabah erken kalktığımızda kahvaltı telaşı başlar çeşit, çeşit kızartmalar, yumurta piyazı, reçeller, pekmez-tahin, peynirler-sündürmeleri bin bir çeşit hamur işleriyle öğünü taze ev ekmekleri kokusuyla savdıktan sonra öğlen ve akşam yemeği hazırlığı yapılırdı. genellikle öğlen vakti dışarıda yiyen çalışanlar yada okullular geldikleri gibi yemek hazır olsun isterlerdi.
Yemek her zaman bir çorba ile başlar, oturtma gibi yahni yada mevsimindeyse taze fasulye gibi salçalı yemek atıştırmalık olarak bulunur mutlaka et, tavuk yada köfteli ağır bir ana yemeksiz hiç kimse doymazdı. Yanında mutlaka pirinç pilavı, bulgur çok fazla olmadı. Çoban yada kıvırcık salatası, cacık yada hoşaf olmazsa olmazlardandı. Birkaç günde bir su böreği, hazır yufkalı börek hiç sevilmezdi ancak ara sıra rulo böreği olarak sabahları kızartmak için alınırdı ancak bazen işlerden dolayı yetişmediğinde hazır yufkadan bol sütlü, yağlı, yoğurtlu ve yumurtalı harçla aralarına tatlı çökelek /süt kesiği yayılarak yalancı su böreği yapılırdı.
Ardından mutlaka bir tatlı olmak zorundaydı. bu tatlı çoğu zaman sütlaç gibi kolay tatlılar olurdu. hafta geçmez açma su böreği gibi baklava mutlaka açılır, yanında bol ıspanaklı, patatesli, kıymalı, peynirli kol böreği yapılırdı.
Aniden misafir geldiğinde hemen iç hazırlanır mutlaka gözleme açılarak sac da pişirilirdi.
Misafirin vakti yoksa gelirken bazıları fırından hamur alarak gelmesi veya almasalar bile mahalle fırınlarından koşarak gidip almak çok zevkliydi. gelenekseldi hemen yağda pişi olarak kızartılır yanında domates dilimleri, peynir ve çayla ikram edilerek misafirperverlik ikramsız geçiştirilmezdi.
Yemek içmek tek başına değil konu, komşuyla yapılır yaprağını sarmak isteyen hazırladığı içiyle gelir, hep birlikte sarılır, sarma esnasında bir kek çırparak fırına atmak yanında çay insanları kaynaştıran, derdi olanın paylaşması için mükemmel zamanlardı.
Komşu evine dönüp sarmasını pişirdiğinde bir tabak göndermesi bambaşka bir lezzetti. Tabağı kalırsa boş göndermemek başka bir yardımlaşmaydı. Her evde farklı şey pişirildiği için temiz yemek yapanların gönderdiklerini kapış, kapış yerdik. Konuşulan öylece kalır, kimse kimseye hiç bir şey anlatmaz en çok da yardım edilecek yeni gelinler, doğum sonrası yakınları olmayan kişilere bebek örgüleri hazırlığı, yaşlıları olanlara sırayla gidip bakarak evdeki bunalan komşunun alış verişini alması hatta tatile bile göndererek yaşlı yatalak komşularımıza gerekeni yapardık. Eskiden engelli yada hasta bakımı diye bir destek yoktu fiş biriktirir, alınan KDV ile hasta bezleri alarak giderlere yardımcı olmaya çalışırdık.
Komşuluk öyle ileriydi ki bir derdi varsa bilir, borcu varsa kıyıda köşedeki altınlardan borç verir, çoğu da ödenmezdi. Düğünü yapılacak kişilere çeyiz hazırlığı yapar, kışlık hazırlıklarında komşular birleşip yufka açar, erişte keser, konserve, salça birçok yapılan zor işlerde imece usulü yardımlaşmayla yapardık.
Eskiden büyükler derlerdi ki, komşunun komşu da hakkı var" Öyle bilir, kokan bir yemeği mutlaka gönderirdik veya sucuk pastırma yaptığımızda komşularımıza da birer parça gönderirdik. göz bile görse mutlaka paylaşırdık.
Komşu hakkı konusunda dinlerde oldukça fazla öğütler vardır hatta komşuyu mirasçı olarak ikilemde kaldıklarını anlatırlardı.
Kayseri de kendi çocuklarını menfaatine verdikleri evinde bir yıl ara sıra kaldığımız ve oldukça fazla İslam dini konusunda araştırma yapan emekli asker bir baba, sadece komşu değil miras konusunda %10 yoksulun hakkıdır diye mirası paylaşmadığını anlattığında ne kadar haklı olduğu aşikâr.
Genç anneyken ilkokulda bir sınıf üstte olan mahalle komşumuz Cevahir, çocuklarımız küçükken sayesinde rahatça büyüttük.
İş dönüşü bakıcıdan alarak buz gibi eve gelmememiz için önce kendisine uğramamızı ısrarla ister, hazırladığı yemeklerle zorla atıştır diye ısrar eder, çocuğumuzu alır ve eve göndererek bir-iki saat işlerimizi çocuklar ayaklarımıza dolaşmadan çabucak bitirmemizi sağlar, gittiğimizde çocuğumuzu yıkamış, üzerini değiştirmiş, doyurmuş çocukla oynar, oyalardı ki eve gittiğinde rahatça uyusun rahat edelim isterdi. Bazen yaptığımız yemekleri yarıya paylaşırdık mesela bizde kuru fasulye pişerse küçük tencereye kepçeyle alır karşılığında komşumuzda pilav verirdi.
Öyle oturmuş bir mahalle kültürü vardı ki genç kızlığımızda bile mahallede hiç kimse bize yan bakamaz, mahalle delikanlıları sokak başlarında gelene gidene bekçilik yaparlardı. Sokağımızda hiç kimsenin evine hırsız girdiğini duymadık, hiç bir çocuk da çalınmadı ancak hep çarşamba pazarında alış veriş yaparken annelerin çocuklarını kaybettiklerini duyardık.
Böyle bir olay olduğunda olay biraz da abartılır, anlatılır da anlatılırdı yani üzerine farklı şeyler de eklenirdi ve bizler küçükken yabancı insanlarla konuşmamamız için uyarılırdı.
Komşuluğun daha ilerisi belki de toplumsal çalışmalar artık hayatta olmayan aile bireylerinden bulaşıcı bir hastalık. Eğer birinci derece yakın baba dışarıda, anne eve gelenleri ağırlamada aile bireyleri komşuluk ilişkilerinde çok iyilerse, çocuklarda peşinden gidiyorlar. 
İletişim yoksa çocuklarda toplumsal iletişim kuramıyorlar, istenmiyorlar bu bir gerçek çünkü toplumda kabul görmenin yasaları, kuralları belli bir ahlaki görüşleri vardır.
Eskiden komşu komşunun iyiliğini ister, komşu akrabadan daha öteydi. Bu geleneği sürdüren çok az kişi kaldı artık.
Aile içinde sıra dışı iyilik ve güzelliklerden bir örnek vermek gerekirse ilki hangi meslek uzmanlığı çerçevesinde devletin kurumlarına ve ibadet yerlerine ücretsiz destek vermek.
çocukluğumuzda camilerin halılarını getiriler, kış demez yıkar, kurutur yada hiç bir çıkar gözetmeden temizliğe giderdik.
Diğer sıra dışı güzellikse yıllar sonunda anlaşılan iyilikler ki, bunlar gerçekten dudaklardan dua olarak yıllar yılı dökülür.
Bazı esnaf komşular sigortalarını ödeyecek para bulamadıkları için aidatları ödeyemezlerdi ancak haberleri bile olmadan ödenirdi hanelerine borç olarak kaydedilirdi. Mesela bir terziye takım elbise diktirileceği zaman kişi arkadaş hatırına uygun fiyatta yapmak yerine ayakkabıcıdan ayakkabı karşılığında takas şeklinde alış veriş yapılırdı ancak kişi müşteri bulamıyorsa etrafa komşular reklamını yapar, para kazandırdığında alınan 
kâr ile borçlar alınırdı yani hiç kimse param gitti, param değerini kaybetti, borcunu ödemedi diye düşünmezdi. Geçmiş elli yıl öncesinde böyle bir insanlık yaşandı. Terzi bir gün emekli olduğunda hayretler içinde kalarak çok, çok sevinirdi çünkü esnaflık gerçekten gün içinde kazanç yoksa aç kaldı demektir. İş yerine gidemiyorsa ekmek yok demektir. İnsanlar memur olmak için de yarışmazdı zaten araya adam koyarak öne geçmek aklından bile geçmezdi. Yani bu güzel günler, iyi niyetli, güzel kalpli insanlar sayesinde yaşandı.
Ankara Atakule'nin hemen yanı başında Cumhurbaşkanlığı köşkünün sokağında on dört yıl Çankaya'da oturmuş, siyasetçiler, esnaflar komşular dahil dahil güzel günler yaşamış biri olarak binamızda bize daire satan kişi üst dairemize taşınınca Kahramanmaraşlı Güllü anneyi tanımıştık.
O zamanlar otuzlu yaşlarda genç bir anneydim.
Ankara'yı İstanbul'dan meclise gidip gelmek dışında tanımıyor, bilmiyordum.
Amerika'dan eşyalarım gelmiş, gitmek istememiş olmamdan dolayı biraz kalbim kırık ve üzgündüm.
Hemen kendimi toparlamak ve toplumsal çalışmalar için okuma kararı almış, okul başlamış ve iki yıl boyunca yoğun geçmişti.
KOMŞUMUZ GÜLLÜ ANNE; ilk hoş geldiniz diye  evimize geldiğinde evin yabancısı değildi çünkü daha önce onlar oturuyorlardı.
Yukarı kattan dışarıyı seyredemediği için ve aşağıya inmeyi çok severdi, biz de kendisine bir köşe hazırlamıştık.
Öyle çok güzel günlerimiz, kültürel sohbetlerimiz  olmuştur ki, son zamanlarda kayıt altına almak için izin istemiştim, kendisi de çektiğim için çok seviniyordu.
Bazen işimiz olduğunda yakında bulunan yaşlı bir emekli öğretmen kadını çağırıyordum ve ikili olarak önlerine ikramlıkları bırakınca saatlerce sohbet ediyorlardı.
Hep konuşmak istiyor yaşlı insanlar, geçmişi anlatmak istiyorlar. Birileri onları hep dinlesin istediği için çok kişi böyle şeylerden sıkılıyor ancak çoğunlukla anlattıklarını dinleyerek, çektiklerini, zor günlerini, eskiye karşı özlem duymasalar dahi geçmişin acılarından kurtulamıyorlardı.
Güllü anne üşüyorum dediğinde kendimize ördüğümüz şalı vermiştik.
Evde düşüyorum dediğinde çocukların çok sevdiği yepyeni spor ayakkabıyı vermişti, hiç ayağında görmedik.
Kapıya astığımız İstanbul'daki evimizin çiçeğini çok beğenmişti assın diye verdik, yine göremedik.
Verilenlerin başkalarına gitmesi hiç doğru değil.
Devamı yazılıyor

https://www.youtube.com/watch?v=T826026W9cc

https://www.youtube.com/watch?v=v1ZC8Z2vSRM

https://www.youtube.com/watch?v=SeCiRLdQXE8

https://www.youtube.com/watch?v=-_DNyEmQpP8

Güllü annenin türkü yazdım dediği çocuklarına ve eşine maniler
https://www.youtube.com/watch?v=DRi57PhTCbU

Yaşlı ve yalnız kalmak isteyene kadınlar Güllü anne gibi kendi kendine kaldığında hıçkırarak ağlıyormuş sebebiyse yalnız kalma korkusu. Ayrıca bazı insanlarla sohbet etmeye başlayınca geçmişe takıntılı olduğunu ve onlardan kurtulamadıklarını görülür ve böyle kişilerle sohbeti değiştirmek için bir şeyler sormak gerekir işte linkteki vido gibi
https://www.youtube.com/watch?v=qZr6jALoUKE

-----
Pek âlâ komşuluğu ne bitirdi?
Nasıl bitti o güzelim dayanışma?
Komşuluk hâlen yaşıyor mu?
İlk sorunun en öncelikli sebebi elbette mahalle kültürünün bitmesi, herkesin herkesten bıktığı durum, yalnızlaşma, yapılan bol dedikodular, boş insanların hareketli insanların enerjilerine göz değdirmeleri yani nazar denilen şey.
Diğeri komşuculukta yapılan yanlışlar, yani saygısızlık.
Komşuluk, evde anlık olarak eksik olan bir limon, yumurta, bir içimlik kahve, tuz, şeker gibi acil ihtiyaçları talep etmek ve sonrasında iade etmek demekti.
Bazen de çok komik kırgınlıklar da yaşanırdı mesela geçmişte bir ara moda olan çift sarılı yumurtalar vardı ve komşu kapıyı çalarak çocuklardan kek için 6-7 adet yumurta istemiş, çocuklarda vermişler. Geri iadesinde en küçük yumurta alıp gönderdiğinde insan sevinse mi, üzülse mi yoksa bu bir sömürme mi tuhaf durumlar ortaya çıkıyordu çünkü çift sarılı yumurtayı çocuklar her sabah rafadan yumurta yesin diye, iki misli para verilerek alınıyordu. Hani düğünde komşunuza altın götürdüğünüzde borçlandırmış bir durum ortaya çıkıyor çünkü herkes aynı şekilde hediyeyi zor şartlarda alıyorlar ancak günü geldiğinde karşınızdaki karşılığını veremediğinde insanın içine tuhaf bir nefret yerleşiyor.
Bazen gerçek muhtaç olan yoksullara, yetim çocuklara verilenleri ayrı düşünmek gerek.
Bu sefer bir daha yumurta istediğinde varken yok demek zorunda kalabiliyordu insan.
Böyle komşular yaptığı kekten bile bir dilim vermezken, karşısındaki insanları sömürmesi komşuluk alışverişini bitirdi.
Bazı komşularda var ki yemediği şeyi komşusuna götürmekti.
Bunun tehlikeli bir örneğini yaşayan biri olarak komşuya elinizden gelen yardımı da yapsanız boş, bazı insanlar gerçekten kötü.
Holdingleri olan Türkiye'nin tanınmış Siirtli ailesinden bir akrabaları, aynı binada oturdukları çocuklarıyla yesin diye eşiyle problem yaşayan komşusuna bir tepsi Siirt perde pilavı getirdikten sonra bize uğramış, kahve içerken Siirt pilavı yaptığını ve fırından çıkarttığı sıcak Cam tepsiyi soğuk tezgaha bıraktığı gibi çatır, çatır çatlamış.
Öyle özene bezene yapmış ki, dışına bolca badem, içine birkaç kilo et kanattığını anlatmıştı.
Sohbet esnasında kapı çaldı ve pilavı bıraktığı komşu da kapıyı çaldı kahveye geldi.
Hoş beşten sonra odaya girdiği gibi arkadaşa teşekkür ederek, pilavın çok lezzetli olduğunu çocukların arkadaşlarıyla birlikte severek yemekte olduklarını anlattığı gibi komşunun yüzü kıp kırmızı oldu.
Hiç vakit kaybetmeden kadının evine koşup zilini çaldığını ve masadaki tüm tabakları ortada bulunan pilav üzerine nasıl aldığımı hatırlamıyorum. Anlık refleksle kalan kişileri lokmaların içindeki kırık camlardan kurtarmaktı. Hemen çocukları alıp arkadaki sağlık kuruluşuna bırakarak doktorları bilgilendirdikten sonra kendi evime geldiğimde, komşunun hiç utanmadan oturduğunu görünce durumu yediği için kadına anlatmıştım.
O arkadaşla on yıllık komşuluğumu o anda bitirdim.
Komşudan gelene dikkat etmek lazım bazıları farelerin deldiği bakliyatları bile başkasına verebilecek kadar vicdansız, iyilik yapıyor gibi görünerek, kötülük yapanlar da var.

Komşuluk demek bir fincan kahve eşliğinde dertleşmek demektir. İnsan ailesiyle bile paylaşamadığı sırrını komşusuyla paylaşır.
Bir yere gittiğinde çocuklarını komşusuna güvenle emanet eder.
Fazla misafiri geldiğinde yatak, döşek ve yorgan alır veya misafiri bile evinde misafir ederler.
Komşu dediğin çat kapı gidilir. Şimdi çocuklara bile randevu le gidilir oldu, ne acı.
Komşulukta "ben de kalmamış bir avuç tuz, ekmek, salça, bir fincan yada bardak ölçülerinde yağ, mayalamak için ev yoğurdu istenir. Zaten komşu olmasaydı ekmek mayaları da bugünlere gelmezdi çünkü maya bazen bozulur ancak illa ki, bir komşuda maya vardır.
Acil bir arabaya ihtiyaç duyulsa, düğünde, doğumda komşunun arabası hazırdır, Hızır gibi yetiştirir hastaneye hatta cenazeler bile komşuyla kalkar ve haklarını helal etmeleri istenir.
Komşuluk güvende olmak demektir, güvenmektir bir emanetiniz olduğunda komşuya verilir ayrıca bir çok komşu, eşyası hacze gitmesin diye komşusunun eşyasını saklar.
Bir olay olduğunda komşuya sorulur ancak şimdilerde komşu komşunun düşmanı olmuş, kedisini istemez, köpeğini kabul etmez, kuşlarına bahane bulur, kapıya çiçek koymasına müsaade etmez, insanlarda hiç bir şey sevgisi kalmadı hatta kapı önündeki çiçeğe su bile vermeyip kurutuyorlar ancak içtikleri tütünü söndürmeyi biliyorlar.
Komşuluk selamlaşmadır, bu kültürümüzün en önemli geleneğidir.
Komşuluk yardımlaşmadır. bir evde yetim bir çocuk, dul bir kadın yada geliri olmayan insanlar varsa olan olmayana yardım eder ancak bugüne geldiğimizde komşu komşunun ileriye gitmesini istemeyi bırakalım iftira bile atabiliyorlar, Bolca dedikodu yapabiliyorlar.
yeni gelen komşuya hoş geldiniz demek için bir kahveye, çaya gitmek önemli geleneklerdendir. böylelikle herkes, herkesi tanır, tanışılır.
Eskiden evin anahtarı bile komşuya bırakılırdı. Yok mu kötülük yapanlar ancak herkesten komşu olmaz, bazı kişilerde komşuluk bulunmaz.
Komşu komşunun külüne muhtaçtır evet bu çok doğru.
Deprem, yangın, sel yada herhangi bir felakette ilk komşu koşar yardıma gelir.
İyi komşu çok büyük şanstır.
Kötü komşuysa ev sattırır.