Image

Doğumumuzdan bu güne kadar yaşadığımız her şey, bize iyi ya da kötü bir şeyler öğretir. 

Öğrendiğimiz birçok şeyin içinden işimize gelenleri alır, genç nesillere ÖĞÜT olarak aktarırız. Öğütlerdeki amaç, bizim çektiğimiz zorlukları gençlerin yaşamaması  içindir. Yaşanmışlıktaki bazı hatalar ise bazen bizimle beraber mezara kadar gider. Dünya’da her insanın yaşamı aslında  birer hikayedir.  Gizli yada aşikar, doğru yada yanlış bir sürü düşünce bizleri birbirimizden farklı kılar. Oysa ki her insan başka – farklı bir yaşamdır. Herkesin iç dünyası, hayata bakışı, yaptıkları ile yaşamak istedikleri farklıdır. Farklı davranışlar kabul görmediği zaman bizleri birbirimizden kopartır. Kopartılan bağlar, kendi başına başkalaşır ve bir çok kişinin katkılarıyla farklılaşarak devam eder. Bu süreç dünyaya gözünü açan her canlı için böyledir.

Büyümek, en iyisi olmak, refah içinde yaşamak, zengin olmak, en güzel kadın, en güzel erkek için kendimizi beğeniriz. Tüm ilgiyi  üzerimize çekerek,  daha iyisi, daha güzeli hep bizde olsun isteriz.  Her şeyin daha iyisi, daha güzeli ve daha gelişmişi var mıdır ? Elbette vardır. Ancak güzel bir yaşama sahipken önceliği olan kişilerin önüne geçmek  bazen elimizde olanların kaybolmasına sebep olur. Sonrasında pişmanlıklar, kendimize yakıştırdıklarımız, yakıştırmadıklarımız, sebepler, iç çekişler, özleyişler, her şey herkeste aynıdır. Gözler aynı görür, aynı ağlar. Yürekler aynı atar, kalp aynı sever,  beden aynı hisseder, eller aynı tutar, ayaklar aynı yürür, dil aynı konuşur, aynı yer ve içer.  Kulaklar aynı duyar. Değişik olan şey sadece kişilerdir ve kişilerin durumu nasıl yorumladıklarıdır. 

Aslında geçmiş yıllarda öğüt dinlenir ve uygulanırdı ancak şimdilerde kimse kimseyi tanımaz oldu ve herkes kendine has bir tarz oluşturdu. Bu tarz insanları yalnızlığa, içe kapanmaya , her şeyi sanaldan yaşamaya, kitaplarla öğrenmeye iterek geleneklerimizdeki dayanışmayı ,komşuluk, arkadaşlık, sohbet, muhabbet kültürünü yok etti.  

Farklı bir kültüre yada başka bir ülkeye gidelim.  ÖNYARGI İNSANLARIN BAKIŞ AÇILARINDA GİZLİDİR. Çeşitlilik dünyanın her yerinde vardır. Dil, din, renk, kültür, yaşam biçimi çeşitliliği. İnsan yaşadığı toplumu bilir ve nasıl öğretildiyse  öyle büyür. Birçok insan ön yargıyı ailesinden yada öğretmenlerinden öğrenir ve birçok yanlış bilgi de öyle öğrenilir.

Birçok şey biliriz ve o birçok konu da olduğu gibi araştırma yaparız, yazarız, çizeriz.

ANCAK BİLMEDİĞİMİZ BİR ŞEY DAHA VAR.  Birçok konuda araştırma yaparak uzman olarak konu hakkında söz hakkı sahibi olabiliriz.  İnsanları anlamak için sonuç odaklı çalışmak gereklidir. Karşı koyduğumuz, yargıladığımız, hakkında söz sarf ettiğimiz  yada beğenmediğimiz birçok şeyi anlamak, anlaşılmak, çözebilmek  için YER DEĞİŞTİRMEK GEREKLİDİR. 

HERHANGİ BİR KONUYA BİLGİ İLE HÜKÜM VERMEK ÇOK SAĞLIKLI OLMAYACAKTIR. SAĞLIKLI KARARLARI YAŞAYARAK VEREBİLİRİZ.

Mesela evli olmayan bir kişinin ne kadar okumuş olursa olsun evlilik terapistliği yapması gibi. Evlilik sürekliliği devam eden önemli bir merkezdir. Bu merkez insanlara hayallerini gerçekleştirmek ve içine yerleşmek için kendilerine has bir yuva oluşturur. Bu yuvada kadın ve erkek kendilerini yaşayarak tanışır, kaynaşırlar. Çiftleşme ile aşkın meyveleri verdiğinde çoğalarak devam ederler. Çoğalma, erkek ve kadını anne yada baba yapar. Sorumluluklar artar. Yani bir kişi evli değilse, evlilik hakkında ileri, geri konuşması sadece hikaye anlatmaya benzer.  Doğurmamış bir kadın annelikten bahsettiğinde, hissiyatı olmaz. Bir bebeğin büyüme sürecinde ilkleri yaşayan anne - baba ağlamayı, gülmeyi, sevmeyi, sahip olmayı, hayıflanmayı, kaybetme korkusunu öğrenerek hayatı boyunca birçok  tecrübe edinirler ve kendileri de büyürler. İnsanlar yaşamış oldukları tecrübelerle  yetişkin olurlar.  Aile içinde yaşanılan her şeyi şu duymasın, bu duymasın diye yaşamlarını kendi başkalarına yaşamaya çalışırlar. Sorun olarak görmedikleri zorlukları, kendi kafalarına göre çözmeye alıştırıldıklarından, ayıptır, günahtır diye konuşmazlar. Dolayısı ile bu durumda kimse kimseye güvenmediği için, kimse kimseyi çözemez. Birçok insanın yaşamı  kapalı bir kutu gibidir. Yaşamları iyi yazılmış ve kabul edilmiş oyun gibidir ve içindeki acıları, yalnızlığı, çileleri iyi bir tiyatrocu gibi oynarlar. Her şey yolunda gibi görünen birçok ailede,  bazen hiç bir şey göründüğü gibi değildir.  Aynı yastıkta, farklı Dünyalarda yaşayan insanlar vardır. 

Bazı insanlar ise, içe kapanmak yerine etrafındaki insanları yorar ve canından bezdirirler.  Dinleyin sadece hayatları şikayetten ibarettir. Evinden, eşinden, anne babasından, işinden komşulardan, iş arkadaşlarından her şeyden nefret ederler ve mutlu değildirler.  Bazen hakkı olabilirler. Ancak, hiç mi mutlu olabilecek bir şeyleri yoktur. Bir an, bir gülümseme, hiç olmamış mıdır hayatlarında.  

İnsanın en büyük düşmanı kendisidir. Nefret ettiği şeyleri yapmaya kalksa, belki de sevecektir. Nefret ettiği kişilerle uzlaşmaya çalışsa, yaşamı daha kolaylaşacaktır. En nefret ettiği şeyleri okusa, belki içinde yaşattığı nefreti, içinden çıkaracaktır. Her nefrette mutlaka bir nebzede olsun sevgi kırıntısı vardır. Çünkü biri gidiyor, yerine diğeri yerleşiyor. O zaman tek suçlu biz değiliz.  Bizimle yaşayan başka bir şeyler daha var.  SEVGİ ve NEFRET HAKKINDA HÜKÜM VERMEK ÇOK KOLAYDIR ANCAK BAZI ŞEYLERİN İÇİNE GİRDİĞİNİZDE, ZORLUKLAR SİZE TAMAMLANMAYI ÖĞRETİR. YANİ YARISI BİZİZ, YARISI KARŞI TARAFTIR. TAMAM OLMAK İÇİN BİRLİK BERABERLİK ÇOK ÖNEMLİDİR.

Siyasette de işler böyledir. Şimdiye kadar gelen herkes ufak tefek de olsa bir şeyler yapmıştır. . Hiç mi iyi bir şey yapılmıyor. Uzun, uzun kilometrelerce yollar yapılır.  Üzerinde rahatça yol aldığımız yolları ölçmeye kalksak ölçemeyiz. Elimize kazma kürek alsak bir metresini dahi kendimiz yapamayız ve yaptıramayız.  İnsanlar çoğaldıkça talepler  fazlalaşır.  Daha fazla ihtiyaç duyulduğundan yapılanma içinde olan işler iş, işi eskittiği için görünmezler. Yeniliklere hemen sahip olmak isteriz. 

Bir kiracı, çabuk gelen kira gününü – zammını, ev sahibi olan birisine aktarıyorsa, anlatan ve yaşayan arasındaki farktan dolayı, anlatılan konunun anlaşılabileceğini düşünmek yanlıştır. Kiracılardaki kira ödeyememe korkusu, hiçbir şekilde mala sahip ev sahibinde  yoktur.

Bir erkek eğer ailesine eziyet ezip şiddet uyguluyorsa, kadının komşularına dert yanması dayağı durdurmaz, sadece dedikoduya sebep olur. Bu gibi olayları kapatırsak daha vahim sonuçlara sebep oluruz. Sadece acımak yerine, konuşarak çözüm bulmak utanılacak bir şey değildir. Bir insanı acılar içinde bırakmak ve olaylara bulaşmamak için çaresiz kalmasına sebep olmak, en büyük düşmanlıktır. Çaresizliğin içinde bizde olabilirdik. Duyarlı olmakta her zaman fayda vardır. 

Ayrılığı – boşanmayı yaşamayan bir kadın, ortada kalmanın korkusunu bilemez. Küçük yerlerde dul yada boşanmış bir kadın, çevrenin göz hapsinden dolayı bozulan yuvasının sebeplerini anlatırken, anlaşılamamanın verdiği sorunlarla boğuşur, durur.  Daha doğrusu üzerine yıkılan yükün ağırlığını kaldıramayacağını düşündüğünden,  mutluluğu bulma ihtimali çok azdır. Hayatına hep dikkat etmesi gereken kadın, mutluluğunu çocuklarına veyahut geçim derdiyle işine, adamıştır yani artık kadın olmaktan çıkmıştır. Yükün tamamını sadece bu iş onun göreviymiş gibi aldığı için evlenemez yada bir erkekle çıkamaz. Çıkarsa ne olur, çok şey… Oysa birçok erkek hayatına olduğu gibi devam eder ve kendine baktıracak, keyif çıkartacak ve yükünü taşıttıracak birini bulur. Üstelik eşine ve çocuklarına sorumluluklarını yapmadığı gibi yaşamın içinde ayaklar altına düşerek kol kanat gerdiği çocukları  kadının elinden alınmaya çalışılır. Ortak kararla sorumlulukları bölüşerek ayrılmış olsalardı kadın, kadın gibi, erkek, erkek gibi ve çocukta gerektiği - hak ettiği gibi aile düzeninde büyümüş olurdu.

Aldatanlarda böyledir. Aldatan kişi kimi aldatır, elbette kendisini. Aldatan kişi ancak aldatıldığında acısına dayanamaz ve ne kadar büyük yanlış içinde olduğunu o zaman anlar ve iş işten geçer… Hiçbir şey yokmuş gibi devam edilen hayatta artık geri dönülmez hatalar kimse bilmese de insana huzur vermez.  Artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktır. Affedilmeyi bekleyen eşler kendilerini karşı tarafa koyarlarsa yaptıklarının hiçbir zaman affedilmeyeceğini  anlayabilirler.

Aslında dışarıda sıcak yatağından çıkıp her gün saatlerce çalışmanın zorluğunu bilmeyenler, kolay para harcarlar.  En sevdiğini kaybeden kişinin acısını anlamak için kimse o kişinin yerinde olmak istemez. 

 Fakir bir kişi zengin bir sofranın  lezzetini hayal bile edemez. Tok olan kişi ise açlığın neler yaptırdığını tahmin bile edemez.

Hasta olan kişinin çektiği acıları her nefes alışına yapışık olduğunu bilir. Sağlıklı olan kişi ise hasta olmayı aklının ucundan bile geçirmez. 

Bazen eğlence olsun diye patlatılan havai fişeklerin, bir bebeği hatta büyük insanları korkuttuğunu, hasta insanların ızdıraplarını artırdığını hayal bile edemeyiz.  Çaldığımız lüzumsuz kornalar, yaptığımız gürültülerin kimlere zarar verdiğini bilmeden yaşarız. Gürültü, insanları aşırı rahatsız eder ve  insanı kişiliğinden çıkartıp çıldırtma noktasına getirir. Biraz daha sessiz olmak, birçok kişiyi rahatlatır. Adımlarımızın, yaptıklarımızın ve yüksek sesle dinlediklerimizin duyulması, kimseye bir rahatlık vermez ayrıca rahatsızlık verir. 

Önce bir bebek olalım,  Çocuk olalım, Ergen olalım,  Genç kız olalım,  Genç delikanlı olalım, Evli bireyler olalım,  Anne olalım, Baba olalım, Büyükanne Büyükbaba olalım, Sokakta yaşayan biri olalım, Aklımızı kaybettiğimizi düşünelim, kimsesiz çaresiz kaldığımızı varsayalım… Küçülelim, büyüyelim…

Engelli olalım,  elimizi ayağımızı gözümüzü kullanamayalım. Gözlerimizi tamamen sardırıp kapatalım ve günlük yaşamımızı sürdürmeye çalışalım. İçimize çok kısa zamanda darlık çöker ve bir gün bile görmemeye dayanamayız. Yakınlarımızda engelli biri yoksa yaşamları, çektikleri zorlukları, yalnızlıkları aklımıza dahi gelmiyor.  Engelli arkadaşlarımızın yaşamına kendimizi koyup, düşünmeliyiz. Onların engelli dünyalarına ışık, el, ayak olmalıyız.

İşçi ve işveren olalım;  diyelim ki bir işçimiz var ve bayram, seyran demeden gece gündüz çalışmaktadır.  Üzerimizdeki takım elbiseyi çıkarıp işçimizin yerine geçip, gece ve gündüz insanlık dışı, mutsuz bir şekilde çalışalım, bakalım nasıl verimli olabileceğiz. Bir pastane de çalışan usta, eleman eksikliğinden bir hafta kadar işletmede kaldığını söylemişti. “Mesai var mı” dedim.” hayır “demişti. Birçok işveren  sömürecek eleman bulduğunda bunu sonuna kadar kullanmaktadır. Bir patron günlerce işletmede kendi işleri için sabahlara kadar gece ve gündüz çalışabilir ancak bir işçi işletmede sadece eline biraz daha fazla para kazansın diye çalışır. O işçinin yerine kendileri geçseler zaten dayanamazlar ve durum çözülür.  Bir yemek işletmesinde gelen şefin hazırlık tamam olmadığı için çekmeceleri tekmeleyerek küfür ettiğini gördüğümde, iş yerindeki çalışan birçok kişinin mutsuz olarak ekmek parası için kazandıklarına şahit olmuştum. Oysa ki sorun plan program yapılarak çözülebilir, koskoca adamlara kaldıramayacağı hakaretler edilmeyebilirdi. Şu anda savaş nedeniyle ülkemize gelen Suriyeli’ler bazı işletmelerin bulaşık hanelerinde çok az  paraya daha uzun saatler çalıştırılmaktadırlar. Her ne sebepten olursa olsun gelmişler, yuvalarını, ülkelerini bırakmak zorunda kalmışlar ve bize muhtaç olmuşlar. Onlara sadaka gibi verdikleri parayla iş verenler çalışıp geçinmiş olsalardı. Keşke…

Tarla işi, çiftçilik yaparak anlaşılır. Bizlere gelen her yiyecek hangi şartlarla yetiştiriliyor ve bize gelene kadar kaç kişinin elinden geçiyor düşünmek gerekir.  Bir bağa girin ve asmalardan üzüm toplayın, bir zeytin ağacına çıkın ve zeytin çırpın, göreceksiniz ki zorluklarla toplanan her şeyin tek tanesi kıymetli olacaktır. Dünya’da her şeyin emeği gerçekten büyüktür ve bu emeğe saygı ancak işin içinde çalışılarak anlaşılabilir. Bugün gördüğümüz kadarı ile bağı, bahçesi, hayvanı olan kişinin çoluk çocuğu ya uzakta yada bu işi sevmediğinden çalışmaya katılmamaktadır. Oysaki gelecekte aile büyükleri ile yapılan işlerin, geçirilen zamanların hatıraları olmayacaktır. Bağda yada tarlada iş bölüşülerek azalır ve daha çok kolaylaşır. Aile büyüklerinin işi tek başına yapmak istemeleri yanlış bir yöntemdir. Yıllarca emek verdikleri tarlada neler olduğunu bilmeyen çocuklarımız,  bizden sonra tarla, bağ, bahçe ne varsa kolayca paraya çevirip onca emeği ve hatıraları yok sayabilmektedirler.

RESİM1

Bir üzümü düşünün. Yaprağı birçok lezzette sarma yapıyor. Üzümü yeniyor ayrıca pestil, bastık, kırma, cevizli sucuk gibi birçok zengin çeşitliliği ile soframıza geliyor. Çubukları ise yapılan her şeyi bize bedava pişiriyor. Bu kadar zengin  bir kültürü yaşamak için bağda üzümleri curcuna içinde ailece toplamak, büyüklerimize yardım etmek, yorgunluğu atmak için semaverde çay içmek kadar Dünya’da zevkli ne var. Bütün bunlar nimete ulaşmak için külfet mi yoksa zevk mi yaşamak gerek. Oysa ki olmayan elleri ile o işi yapmak isteyen, olmayan ayakları ile bağa gelmek, gülmek isteyen o kadar çok engellimiz var ki, o zevke erişemeyen… Olmayan tarla bağları ekip biçme hayali ile yanan o kadar kişi var ki, bunu görmek için tarla tatilleri düzenlenmelidir. Hem yeni yapılan her şeyde heyecan vardır bıktırmaz, hem de insanlara işlerin nasıl yürüdüğünü gösterir.

Demir parmaklıklar arasındaki tutsaklık, aslında bir nevi  bitiş demektir. Özgür olamamak ve toplum baskısı insanı daha da bitirir. Çünkü anlatmak istediğiniz şeyi, anlatma ve karşınızdakileri  ikna etme  şansını kaybetmişsinizdir demektir. Şüpheli durumdan kurtulmanın tek yolu, türlü yolları, doğru yada yanlış denemektir. Tek istedikleri şey özgür kelebekler gibi uçmaktır. Tutsak insanlarında sabah uyandıkları zaman bir işleri, akşama gelebilecek bir evleri, bekleyen çocukları ve yatırılması gereken borçları, alacakları, verecekleri vardı.  Hayat bir şekilde onları kapalı yere  kapattı ve verileni  yeme, düzene uyma, aile bireylerinden ayırma  kurallarına mahkum etti.  Suçlu yada suçsuz ne fark eder ki olaylar olup bir insana yapıştıktan sonra…  

Bir gün sahip olduklarımızın elimizden gitmesi demek dünyanın sonu gibi görünebilir. Ancak her ihtimali göze alıp önlem almak yaşam kurallarının en önceliklisidir. Kendimize her durumda sahip çıkabilmek için, sorunlarla sakin düşünerek baş edebilmek, olumsuz olaylardan korunma yollarını kendimizi geliştirerek  hazırlamak gerekmektedir.  Karşımızdaki olayları hor görüp, boş sözler sarf etmek yerine, olaylarla ve kişilerle yer değiştirmek  insanlık gömleğini giymemize sebep olur. İnsanlara yardım etmek, faydalı olmak para ile yapılmaz. İnsanlık satın alınamayacak kadar değerlidir.

Hindistan yazılımda neden önde biliyor musunuz. Orada bu işi öğretmek için büyük büyük okullar kurulmadı, insanların öğrenmesi için binlerce liralar harcanmadı sadece yaptıkları basit bir şey vardı. Boş şeylerle uğraşmak yerine HERKES ETRAFINDAKİ ÇOCUKLARI TOPLADI VE BİLGİSAYARDA BİLDİĞİ NE VARSA ÖĞRETTİ.  EN İYİ OLMAYI BÖYLE BAŞARDILAR. İngilizce olan dilleri de dünya ile konuşmayı sağladı ve iletişimde öne geçtiler.

İnsanlar birbiriyle yaşamadan; birbirleri ile vakit geçirmeden, birbirlerini samimiyetle dinlemeden, kaynaşmadan, birbirine güvenmeden, birbirleriyle paylaşımda bulunmadan, emek sarf edilen güzellikleri alkışlamadan, öncelikli insanlara yol verilmeden, din, dil, ırk, kültür diye sınıflara ayırarak barış ve huzur içinde yaşamaları Dünya’nın hiçbir yerinde mümkün değildir. 

DÜNYA’DA HERKES KENDİNİ ÖTEKİNİN YERİNE KOYABİLSEYDİ, ANLAŞILMAK DAHA KOLAY OLURDU; 

KALBİ DE GÜLERDİ, YÜZÜ DE… 

HERKES RAHAT ve HUZUR İÇİNDE YAŞARDI…

Kültür habercisi; Deniz Kakanaş