Image

Dünyada görmek istediğim herşey güzeldi, duymak istediklerimde seçilmiş kelimelerdi.
Tıpkı Tunceli Ovacıkta Munzur dağlarına tırmandıkça gürültüden uzaklaşıyor, doğayla özleşmek gibi.
Taşlıklar arasındaki kırmızı laleler sanki daha kırmızıydı ve çiçeklerin renkerli öylesine canlıydı ki dokunmaya kıyamıyor insan.
Her adımda bir gözeden su çıkıyor, çok kısa bir anda kendisine kıvrılarak yol buluyor, önünde taş, kum ne varsa iterek kendisine yol yapıyordu. Hayretle izlemiş, hayran olmuştum. Aktıkça çoğalıyor, çoğaldıkça su yolu derinleşiyordu aynı sevgi seli gibi. Topraktan süzülerek kim bilir hangi canlıya hayat verecekti her damlası.

İnsanoğlu da doğa gibi aslında. Evet belki doğanın dili ve duyguları yok ancak gecesi, gündüzüyle zaman akıp gidiyor, her sabah uyandığımızda o gün doğumları neleri getirecek, kimleri götürecek kestirmek çok zor.
Her şey nasip kısmetle gerçekleşiyor.
Öylesine katı kuralları var ki bazen sis, bazen yağmur yada kar veya dolu olup yağmanın ötesinde fırtınalar estirip, şimşekler oluşturarak hava, su, toprak ve gökyüzü ile telepati yaparak sular sellergibi  taşarken birden bire gelen kuraklık,  can suyunu vermiyor.
Bunca bereketin içinde bereketsizlik her zaman uğursuz sayıldığından her durumda şükretmek, tefekkür etmek gerekiyor.
Bir yol var işte yukarıya doğru. Kar üzerinde adım adım dağların yamaçlarından en tepesine doğru çıkarken aşağısı yaz, yukarısı ayaz. Üşüyorsunuz ve sadece sevdiğinize sarılmak istiyorsunuz ancak artık sesler kesilmiş, çekip gitmiş.

Doğayla başbaşa kalıyor ve akan su sesiyle çağlıyor, ağlıyor fakat bunca cömert güzelliğin içinde halden hale girip, anlara dalıp gidiyorsunuz. Biraz daha birlikte yürümenin hiç bir anlamı yok çünkü adımlar artık kayıyor ve  tıpkı buz tutmuş kalbini kucaklarcasına yere kapaklanıyorsunuz.
Elbette bahar gelecek bu böyle sürmeyecek. Güneş kar suyunu erittiğinde onun diyarından geçmek istemiyorsunuz çünkü  kökünden koparılan herşey artık çiçek açmaz yolunu değiştirir o kadar da gurusuz değildir.
İki ayrı şey ne kadar da zenginlik katıyor insana kar ve yolunu bulmaya çalışan su gibi.

İç sesimde -kemancı-başımın tacı-gitme burda kal-benim halim çok acı- şarkısı çalarken  elbette gözden dökülen yağmur bir şekilde dinecek.

Ve ne acı ki aşkın hüznü, aklın kaldıramayacağı kadar ağır -Kızıl Bakire- La Virgen Roja-filmindeki gibi toplum, aile ve denge kurmada destek geleceğine köstek olanların içten kişilerin olması, Türkiyeye bir şey katmak yerine mevki istemeleri,  nasıl anlasın ki sizi sevgiyi para ile değişen biri. Gözden çıkartmış bir kere cevap vermeyerek başından atmak, sizi aç kurtların önüne sermek için bahaneyi oluşturacağı günler öncesinde söz verip gelmediğinden belliydi zaten.

'Ayıptır'derken kendi davranışını hiçe sayarak dedikodu yapılacak malzemesini tozlu rafına koydu her seferindeki gibi.
Bunca güzelliğin içinde kötülüğün ne işi var.
Yaşananlar neydi, değildi derken sadece filmin sonu kötü bitti.
Cahilce hesapların, anlamayan, anlayışsız kafaların içimizde, gönlümüzde ne işi var.
Yaşamaksa onca ağrıya, acıya rağmen herşeye değer.
Bu dünyada ne yaparsa insan karşılığını aynen bulur.