Hayatımız boyunca en çok kullandığımız cümlelerden bazıları, inanmakla ilgilidir. Ömrümüz birilerinin verdiği sözlere inanmakla geçer…
Alış verişler, verilen sözlere, itimat edilerek yürür.
Siyasette makam, inandırılan halkı, arkaya almakla, kazanılır.
Hastalar, inandıkları için iyileşirler sadece ilaçla tedavi yetersizdir .
İnançlar, koşulsuz inanmakla, cemaatler oluşturur.
İnanmak o kadar ileri derecede önem taşır ki bazı yörelerde, tapınma şekliyle taşa, toprağa, ağaca, meçhul bir mezara bile inanılır.
Efsaneler, mitolojiler, destanlar, hikayeler ve öyküler öyle güzel yazılır ki gerçekleşecekmişçesine hayata giydirilerek insanların içlerinde yeşerttikleri umut, onları rahatlatarak özgüven içinde ferahlatır.
İnanmak ümit ile paydaştır, yani kardeştir.
Söz verip karşımızdakini inandırdıktan sonra vazgeçmekse bir bahane parçasıdır. Bahaneler, her koşulda, herkes için acizliktir. Karşımızdaki kişiyi inandırıp havalandırmak ve sonradan onun kanatlarını kırıp düşmesini sağlamak, insan hakkına farklı bir zulümdür. İnanan ve inandırılan arasında oluşan KAHIR, vicdana yük olarak biner ancak verilen sözlerin tutulması kişinin öz iradesine bağlıdır. Belki de vazgeçmenin haklı bir sebebi vardır.
Ömrümüzün en son gününde bile aklımıza ilk gelen şey vicdan azabı çektiğimiz şeylerdir., Böylelikle inandırarak yıktığımız hayallerin altında ezilir, son nefesimizi huzur içinde veremeyiz.
Hep “BANA İNAN “deriz… Hatta “son defa” diye ekleriz.
Bu söz üzerine, birilerine inanıp bekleyerek-bekletilerek, o güzelim yıllarımızı HEBA EDERİZ…
Bazı zamanlarda konulara karşı çok zayıf olduğumuz için mantıklı düşünemez, hep kaybederiz…Kaybettikçe biter, tükenir, yok olur ve acı çekeriz. Aslında her zaman her şey aynıdır ancak her seferinde inanmak farklı kişilerle yol alır. İçimizde bitmek bilmeyen istekler her seferinde yeni hatalara sebebiyet verir ve her şeye rağmen yine, söylenen sözlere inanırız. Yeni umutlar bizi inanmaya sürüklerler.
Düşünceler. Nedenler. Niçinler.Sonra …
Sonrasında elde var hiç!
Bir insanın yaşamını ele alalım. Her devre, bir önceki yaşın yaşadığı yaşamı basit-komik-şaçma kabul ettiğine göre, olgun devremizde birşeyleri daha iyi görebildiğimiz ve düşünebildiğimiz için, insan kişilik olarak değişebilir.
İnandığı kişilerden, inandığı değerlerden vazgeçebilir.
Zaman içinde herşey değişime uğrayabilir. İnsan isterse herşeyi silerek yeni bir kimliğe bürünebilir.
Bu duruma kendisi inansa da çevre o kişiye inanmayabilir. İnanmazlar da...
Eğer kişinin bir siyasi veya dini rengi varsa, onda hayatı boyunca kalmaya mecbur mudur? Değildir. Millet öyle görmek istiyor diye içine girdiğinde aklına yatmadığı bir konu varsa inanmadığı bir şeyi savunmayı bırakmalıdır. Bırakmadığı takdirde zaten yüz ifadesi ve konuşmasındaki samimiyetsizlik kişiyi ele verir. Birçok siyasetçinin açıklamalarında aklıyla dilinin aynı söylemediğini hatta kendisinin bile inanmadığı birşeyleri açıkladığı kolayca anlaşılabilir.
İnsanın yolunun açık olması şansına ve inanmaya, birilerine takılmaya bağlı değil, kendisinin çalışma düzenine bağlıdır ancak bunu kendinde görmesi mümkün değildir. Kendisini karşısına alıp, inandığı her şeyi sorgulayabilseydi, bazı gerçekleri görebilirlerdi. Aslında yaşadığımız herşey bizim irade mekanizmamızla başlar ve komuta bizim elimizdedir ancak insanlar her şeyden kolay çok etkilendiği ve kolay inandığı için yaşamı başkalarına uydurmaya, öyle görünmeye başlar. Bu duruma kısa zamanda alışan kişi, kendi kendisini inandırır. Akıl isterse inandığı herşeyi gerçekleştirebilir. İnanmayı geciktirmek ve biraz akli selim beklemek, insana en doğru kararı verdirir.
Başka bir bakış açısıyla konuyu ele alırsak,
İNANMAK, İNSANA EN BÜYÜK DÜŞMANDIR. HERŞEYE KOLAY İNANDIĞIMIZ İÇİN BÜYÜK ACILAR YAŞARIZ.
Söylenen sözlere araştırmadan safça inanmak haricinde doğru ve yanlışı ayırmak için kitaplarda yazılan çizilenler, tarihte anlatılan yalan yanlış bilgilere inanmak yerine aynı konu hakkında farklı yazarların kitaplarını açıp okuduğumuzda, hepsinin konu üzerindeki anlatım şeklinde birazda kendi fikrini empoze ettiği görülür çünkü hepsinin görüş ayrılıkları ve kendilerine göre özel anlatım tarzları vardır. Bazen kendi doğru/yanlışlarını farkında olmadan yazarlar ve bunun farkında bile olmazlar.
İnsanlar düşünürken hayal kurarlar. Olmamış şeyleri olmuş gibi hissederler. Sonrasında sıralanır hayaller fakat çoğu gerçeğe dönmez.
DÜNYADA HERŞEY AMA HERŞEY, TEK BİRŞEY İÇİNDİR.
Yaşamı, zevke dönüştürmek ister insanlar. Bütün kavgalar bunun üzerinedir. Dünya bunun üzerine kurulmuştur.
Ağaçlar bile kendini beğendirmek için rengarenk çiçekler açarak görsel anlamda gelinlik giyerler ve mis gibi kokularını kuşlara, kurtlara, böceklere salarlar. Sonra tozlaşmayı kendilerine dokunanlarla taşırlar.
Dişi hayvanlar, erkek hayvanları kendilerine çekmek için koku yayarlar hatta zararlı böcekleri toplamak için koku yayan hayvanlar kullanılmaktadır.
Çin atasözü derki; Kalbinde yeşil bir dal bulundurursan şakıyan kuşlar gelir.
GÖÇLE İLGİLİ YAŞANMIŞ BİR DENEME YAZI;
Savaşların halen yaşandığı günümüzde, ülkemize gelip bizlere muhtaç olan sığınmacılar bazen insanı insanlığından utandırıyor. Park köşelerinde, otogar köşelerinde pislik içindeki yaşamları, insanı kahrediyor. Akşam olduğunda uygunsuz şartlarda uyumaları, düzensiz beslenmeleri, gerçekten içler acısıdır. Dün ülkelerinde sahip oldukları bir alan vardı ve her şey yolundaydı, bugün ise sadece canları ve sığınma umutları var. Dilencilik yapanların daha önceki yaşamlarını bilmediğimiz için, onlara inanıp inanmamakta, halen zorlanmaktayız.
BİR AİLE VARDI = Gaziantep’te bir adam ülkemize sığınan ve çadırda yaşayan mültecilere çocuklarıyla yiyecek göndermek istiyor ve çocukların tepkisi ile karşılaşıyormuş ”Neden ülkemize geldiler, götürmeye mecbur muyuz” diyorlarmış. Bu duruma son vermek için baba, gecenin yarısı telaşla çocuklarını uyandırır ve “Sadece bir dakika içinde bu şehri terk etmemiz lazım, mahfolduk ” der. Arabaya binen çocuklarla şehrin dışına bir yerlere birkaç saat yol aldıktan sonra, babaları arabayı sapa bir yere çeker ve çocuklarına savaş çıktığını, benzinlerinin bittiğini, ceplerinde para olmadığını, artık her şeylerini kaybederek başka bir ülkeye geldiklerini söyler. Çocuklar tir tir titrerler. O gecenin sabahında arabada perişan bir şekilde aç kalarak beklerler ve bir anda her şeyin alt üst olduğunu hissederek ağlarlar… Babaları daha sonra gerçeği anlatarak, kendilerinin arabayla geldiklerini, savaştan kaçanların ise günlerce yürüyerek aç, susuz ve perişan bir şekilde canlarını kurtardıklarını anlatır. “Sahip olduğumuz her şeyden ayrılmak işte bu kadar ani oluyor” diye çocuklarına gerçeğe yakın bir dram yaşatır. Bir babanın annesiz büyüttüğü çocuklarına bunu yapma sebebi, savaştan ülkemize gelen insanlara karşı anlayışlı olmalarını, gerçek bir mağdur olduklarına inanmalarını sağlamakmış. Şikayetçi oldukları muhtaç insanların yaşantılarını göstermekmiş.. Etkili de olmuş.
İHTİYAÇ SAHİBİNE İNANMAMAKLA İLGİLİ YAŞANMIŞ BİR DENEME YAZI;
BİR ÇOCUK VARDI… Birinci gerçek deneme- Elleri titrek bir şekilde dükkanın kapısını aralayıp el açtı ve “ Sokakta kaldık, açız ”dedi. İş yeri sahibi onu kovdu. Adam evde televizyon izlerken haberlerde, çocuklu bir ailenin sokakta yaşam savaşı verme dramı anlatılıyordu. Birden bire işyerine gelen çocuğu tanıdı ve bir anda içine dayanılmaz bir ağrı girdi. Gözyaşları boğuyordu sanki… Var gücüyle hanımına seslendi. “Hanım, inanmadım o çocuğa ve gerçekten muhtaçmış, ben kaybettim biliyor musun ”diyebildi…
AİLE ÇOCUK ARASINDAKİ GÜVEN SORUNUYLA İLGİLİ YAŞANMIŞ BİR DENEME YAZI; Annelerin, babaların eğitimli olması çocukların gelişimi için çok önemlidir. Eğer bir veli çocuğuna kitap okumasını öneriyorsa o kitabı kendi okumuş olması gerekir. Kitaplar birileri tavsiye ediyor diye çocukların eline verilemez. Çocukların yapmasını istediği davranışları, önce kendisinde uygulaması gerekmektedir yoksa inandırıcılığı kalmaz. Kapasitesi yüksek olan gençlerimizin başarılı çıkışlarına inanmadığımız için, birçok kişinin hayallerini yıkmışızdır. Çocuklarımızın bir şeyleri öğrenmesi için güvenerek gönderdiğimiz bazı yerler , çocuklarımıza kendi görüşlerini, kendi kültürlerini ve kendi inançları öğretirler. İnandırılan, kandırılan çocuklarımız yanlış yola sürüklenebilirler. Sonu çözümlenemeyen işlere bulaşabilirler ve çocukları emanet ederken karşısındakine değil, çocuklarımıza güvenmeliyiz. Aslında işin gerçeği çocuklarımıza öğretilmesi gereken bazı önemli şeyleri, kendimiz öğrenmeli ve öğretmeliyiz.
BİR ÇOCUK VARDI; Çocukluğunda “Yapmadım” dediği halde ailesini kendisine inandıramayan bir veli, önce çocuklarının sözlerine inanmayı öğrendi. Biliyordu ki kendisinin önem verdiği çocuğa, başkası da önem verirdi. Çocuğu ilk teslim edeceği kişi ilkokul öğretmeniydi. Kısa bir konuşma ile çocuğunu tanıştırdı. “Çocuğuma güveniyorum ve onu çok iyi tanıyorum. Onun haksızlık ve saygısızlık yapacağına inanmıyorum. Hiçbir şekilde şikayet istemiyorum.” Dedi. Bu sözü hangi öğretmene söylediyse, karşılığını aldı. Okul hayatı boyunca hiçbir sorun yaşanmadı. Hatta okul toplantılarına “Gelmenize gerek yok” diye çağrılmadı. Çünkü çocuklarına gerçekten inandı ve başkalarının inanmasını da sağlamıştı.
BİR ANNE VARDI… Bazı kadınlar can parçaları evlatlarından ayrılmak istemezler; Evlatları için hayatını hiçe sayacak kadar hatalar yaparlar, ancak evlatları bu fedakarlığı asla görmezler. Evlatları elinden alınan birçok anne, hukuk mücadelesi verirken doğru, yanlış her yola başvurur ve kimseyi kendisine inandıramaz.. . Çünkü kadınlık artık askıya alınır. Kadınca yaşanmak istenen arzular, olmaması gereken kişilerle, gizli saklı yaşanmamaya başlanır ve bu her insan için ayrı bir dramdır. Burada kadın yuvayı terk ettiği için, sadece suç kadına yüklenir ve dolayısı ile ailesi de kadına inanmaz. Kadının kocası, kadına inanmaz çünkü kadına dokunamadığı için hırçın davranışlarda bulunur. Çocuk ise hiç birine inanmaz, çünkü birçok ebeveyn çocuğu ayrılık aşamasında koz olarak kullanırlar. Boşanma aşamasında mahrem diye bir şey kalmaz ve her iki tarafta kendilerini ispat etmeye çalışırken, bir zamanlar dost oldukları kişileri şahit olarak görünce, iş çığırından çıkar. Kurtulma mücadelesinde toplumsal yargılamalarda başka bir sorundur. Topluluklar, destek vereceğine köstek olur ve suçlu aramaya başlarlar. Kimsenin kimseye inanmadığı bir durum ortaya çıktığından, çözümler gecikir ve her iki tarafta yıpranarak, yara alır. Oysa kendisini bırakmak isteyen kadına güvenilseydi, biraz olsun dinleseydi, her şey yolunda gidecekti. Belki de kişiler kafalarını dinledikleri zaman özleyecekler ve barış yeniden gelecekti. . Sadece inanmak yeterliydi...
BİR BABA VARDI… Genç adam çok heyecanlıydı. Evleneli bir ay olmuştu. Eşinin adet günü geçmiş, eczaneden aldıkları testle hamile olduğu anlaşılmıştı ancak hafif bir kanaması vardı. Akşam saati özel doktorun kapısını çaldılar. Saçları bigudiyle sarılı gelen doktor hanım, evinin altındaki acil durumlar için kurduğu odada muayene etmeyi kabul etti. Genç kadın hayatında ilk kez kadın doktoruna muayene olacağı için çok heyecanlıydı ve eli ayağı titriyordu. Genç adamı odadan çıkardılar ve kapısı açık olan salonda beklemesini söylediler. Doktor ,kadına “Üç aylık gebesin” dedi. Bu cümle duyulduğunda herkes sustu.… Kadın “Nasıl olur ben bir aylık evliyim” dedi. Doktor, emin olmak için tekrar elle muayene ederek “Maalesef 3-4aylık var bu çocuk” dedi. O anda genç çiftler birbirlerine bakıştılar. Kadın kendinden emin kendini anlatmaya çalışıyor, adam ise “Yediğin haltı anlat istersen” diyordu. Bakire olarak evlendiği halde kimseyi inandıramıyordu. Ortalık buz kesmişti. Genç kadın Doktor’a yalvardı.” Muayenehanenizde ultrason var. Orada bakmanızı istiyorum. Eğer beni bu gece bu halde eve gönderirseniz, yarın ben ölmüş ölürüm ”dedi. Doktor başına bir eşarp alıp söylene söylene arabasına aldığı hastasını ve eşini muayenehaneye götürdü. Ultrason sonucunda kadın hamileydi ve hariçten bir çocuk kafası kadar büyük kist görülmekteydi. Herkes rahat bir nefes aldı. Ultrason olmasaydı, o kadına kimse inanmazdı… Doktor hastasına hayret ettiği için, kisti incelemek üzere kadını çalıştığı hastaneye davet etti. Ve o kadın, 4 kg çocuk, 4 kg kist doğurdu. Yaşı geç olduğu için bebek ve kist aynı anda sezeryan ameliyat ile ile alındı. Doğum yapan kadın, evliliğin ilk ayında kendisine güvenmeyen eşini asla affetmedi.
Eski Türk toplumlarında görülen iç dayanışma ile yetiştirilen, yardımsever bir milletiz. Eşsiziz …Ancak birçok konuda karşımızdakine inanmadığımız için verimli çalışmalar insanı başarıya taşıyacağı yerde, hayal kırıklığı ile sonuçlanmaktadır. Kendi insanımıza öğreterek katkıda bulunmak, ülkemizin kültürünün tanınması demektir. Bazı bilgiler vardır ve büyü gibidirler, girdikleri hayatları küçük bir öğretiyle değiştirirler ve insanların hayatındaki her şeyi yoluna koyarlar. Tıpkı değersiz taşlarla işlenen ancak değeri ölçülemeyen kırmızı bir kalpli kolyenin insanları cezp ettiği ve bu kırmızının ışığı ile bütün güçlükleri yendiği gibi. Çünkü o kırmızı kalp bedende sevdaydı. İkinci bir kişiydi, can parçasıydı.. Tüm çalışmalar onun aşkıyla yapılmıştı. Hiçbir çalışma tek başına olamaz. Kültürümüzü gelecek kuşaklara doğru taşımak için, çalışırken bazı çalışmalar doğurdukça doğurdu ve öyle bir denize düşmüştü ki, derin sularda halen yüzüyor, çıkması mümkün olmadı.
BİR ÖĞRENCİ VARDI. Hayatın her döneminde öğrenmek, kendisini yeniden yapılandırmak için, okulları ve kitapları çok seviyordu. Okula başlama sebebi çocukluğundan beri gerçekleştirmek istediği arzularıydı. İçindeki insan sevgisi çok büyük olduğu için, Türkiye'nin Toplum Geliştirmesinde çalışmak, istiyordu. Küçüklüğünden bu yana, bu düşüncesinde hiç bir değişiklik olmadı. İşte o gün, bugündü. Yuvası yıkıldığında hayatında büyük bir boşluk doğmuştu. Hayatının en verimli döneminde boş vakit geçirmek yerine, faydalı çalışmalar yapma fırsatı yakalamıştı. Geçmişte hayal ettiği ancak gerçekleştirmeye zaman bulamadığı birçok şeyi düşündü…Kendisine en uygun olanı, yemek bölümüydü, çünkü küçüklüğünden beri iyi yemek yapardı. Yemek sektöründe eğitim almak için iki yıllık okulun, yiyecek içecek bölümüne kayıt oldu. O kadar mutluydu ki yeniden doğacak, gelişecek, ruh yapısı güzelleşecek ve hayatı değişecekti. Değişti de…
Çocukluğuna indi ve saçlarına kırmızı toka takarak hoplaya zıplaya okula gitmeye başladı. Hem de kilometrelerce yürüyerek. Okulda bir şeyler öğreneceğini sandı ancak yanıldı. Okul sıradan bir yerdi, orada öğrenebileceği hiçbir şey yoktu. Okulda gördüklerini zaten biliyordu. Hayal kırıklığına uğradı ama diploma için gitmeye mecburdu. Günlük olarak dersler yapıldı diye işleniyor ancak her gün ama her gün mantı ve yaprak sarması yaptırılıyordu. Haftanın birkaç günü çalışan öğretmenler, hem hak etmedikleri kadar yüksek maaş alıyorlar hem de dışarıdan sipariş alarak döner sermayeden para kazanıyorlardı. Yani bu okuldan mezun olan öğrenciler, hiçbir yerde iş bulamazlardı. Yemeğin insanlar için gerekli bir yaşam parçası olduğunu anladı. Sofrada olmak mutluluğun en güzeliydi. Bir şölendi, festivaldi…Bir çalışma yapılmalıydı. Farklı ve faydalı olmalıydı… Öyle bir model çalışması olmalıydı ki eşi benzeri olmamalıydı. Henüz çaylak öğrenciydi ancak kendisini çalışma coşkusuna kaptırıp, haddini aşarak öğretmenlerine bir öneri sundu… Bir proje yapmak istiyordu. Tüm Türkiye içindeki yöresel yemekleri araştırıp, en sağlıklı şekliyle tam tarif yazarak, okul arşivine hediye edecekti. Öğretmenlerinden birçoğu, kendisine kahkaha ile gülmüşlerdi.
YAPAMAZSIN… demişlerdi. YAPABİLİRDİ... Belki mezuniyetine yetişmezdi ancak zamanla tamamlayabilirdi aynı sözlük filmindeki tasnifteki gibi.
Ancak öğretmenleri haklıydı. Karşılaştığı birçok olumsuzluktan dolayı YÖRESEL YEMEK ÇALIŞMASINI OKULDA YAPAMAMIŞTI. En büyük sebebi ise birçok yöresel yemeğin farklı isimlerle bilinmesi ve birçok ilin sadece kendine aitmiş gibi, sahiplenilmesiydi.
Diğeri ise anlaşılamamaktı.
YÖRESEL YEMEK ÇALIŞMALARINI YAPACAĞINA OKULDA da ONA HİÇ KİMSE İNANMAMIŞTI. AMA O, ÖĞRENCİ KENDİSİNE İNANMIŞTI ve STAJ YAPTIĞI ÖNEMLİ MUTFAKLARDAKİ ARKADAŞLARINDAN DA DESTEK ALMIŞTI.
Ne öğrendiyse, onlardan öğrenmişti. İşletmesindeki çalıştığı her mutfak şefi onun esas öğretmeniydi.
Yemek kültürünü araştırmaya kalktığında ise Korkunç bir karışıklık ve yanlış bilgiyle karşılaştı.
Böyle durumdan dolayı önce kendisini geliştirmeliydi…Dağınık arşivleme, neyin nerede olduğunu aramak, bulmak gerçekten çok zordu. Neredeyse tüm Türkiye içinde birçok çalışma yaptı. Kimi zaman kendi imkanları ile, kimi zaman kültür elçileri vasıtalarıyla. Çalışma yaparken kendi kültürümüzü bilmediğimizi keşfetti ve paylaşma kültürünün yoksunluğuna çok içerledi fakat yılmadı. ÖĞRETMENLERİNİN HABERİ YOKTU ANCAK TEK BAŞINA ÇALIŞARAK BİNLERCE YÖRESEL YEMEK ÇALIŞMASI YAPTI.
Öğretmen öğrenci ilişkisinde, KAYBEDEN ve KAZANAN ORTADAYDI.
Zaten öğreten olsaydı dünya bu duruma gelir miydi? İnsanlar bu kadar sorunlu olur muydu?
BİR KADIN VARDI… İnsanlar kadın ve erkek olarak tamamlayıcıdırlar ve birbirlerine doğal olarak ihtiyaç duyarlar. İlişkilerde bekleyişlerin uzaması sebebiyle ihtiyacımız olan duyguları yaşamak yerine bastırmak, büyük hatalara ve sapık düşüncelere sebep olmaktadır. Genellikle bekleten erkekler, bekleyen kadınlardır. Yani sorun ve sorunlu en çok erkek tarafından gelmektedir.
Sevdiği insanın verdiği söze inanarak beklemek, bazen iyi niyetin sömürülmesine yol açmaktadır. Aslında bir kadını bekletmek ve ertelemek büyük bir saygısızlıktır. Bu saygısızlığa meydan veren kadın ise, sevdiğine bağımlı kaldığı sürece zafiyet içerisindedir.
Aşk öyle bir şey ki, ateş gibidir.
Fox kabilesi demiş ki; Aşkı tanıdığında, Yaratıcıyı tanırsın…
Bambaşka bir şeydir aşk, anlatılamaz, hissedilebilir. Hissedildiğinde yaşıyor olursunuz. O yoktur ancak, vardır. Olmayan kişiyle vakit geçirmeye başlarsınız. Sevdiğiniz insandan duyduğunuz her söze inanırsınız.. Sevgi öyle büyür ki içinizde kalbinizde kuş yuvası oluşturursunuz ve hayat size neyi kısmet etmişse, kabul eder hale gelirsiniz. Oluşmayan güven ve yalan, aşkın içine karıştığında, herşey nefrete dönüşebilir. Nefreti belirleyen sebepse yine inanmayla alakalıdır.
Karşısındaki kalbe inanmayan sevgili, içten hesaplar yapmaya başlar. Oysa sevgide hesap olmaz. Ahmak sevgililer ise bekleyişlerle sevdiği insanı sınamaya çalışır. Vicdansız davranışlarıyla test etmeye kalkışırlar. Ne kadının erkeğe, ne erkeğin kadına böyle bir davranışı yapmaya, hakkı yoktur.
Çin Atasözü der ki; Keder kuşlarının başının üzerinde gezindiğini engelleyemezsin ama saçına yuva yapmasını engellersin.
Bu durumda vazgeçmek, bırakmak, hayat kriterleri uyan başka kişiyle hayalleri tamamlamak, en doğru yoldur fakat acısına katlanarak.
SEVGİLİ İLE İLGİLİ YAŞANMIŞ BİR DENEME YAZI; Sevda vardı aralarında. Söz vermişlerdi birbirlerine. Yıllarca yazıştılar, sevdiler, ağladılar, darıldılar, ayrıldılar, özlediler ,barıştılar… Öyle büyüktü ki aşk, kadın çalışmalarının tamamını bu büyük aşk sayesinde yaptı. Her adımda onunla birlikteydi. Ona aşık olduğu ilk gün, boynuna kırmızı bir kalpli bir kolye taktı. Onunla karşılaşacağı güne kadar takacaktı. Onun kalbiyle yaşayacaktı.
Yatağının kenarında ona bir yer ayırdı ve olmayan sevgilisine sarılarak uyudu yıllarca.
Ondan başkasıyla hayal kurmadı. Hayalinde bile onu aldatmadı.
Masaya onun için de bir tabak koydu, lokmalarını paylaştı. Kahve pişirdi, onun içinde yudumladı. Herşeyde o vardı. Belki her şey oydu…
Bir gece yarısı çıktı geldi sevdiği adam, uzak bir ülkeden… Hem de söylediği tarihten farklı bir günde. Yine yalan vardı işin içinde ancak onu görmek, bir kez olsun ona dokunmak için her şeyi bir kenara bıraktı kadın. Onu ilk gördüğünde adamın boynuna sevgiyle sarıldı ama boynunda kırmızı kalpli kolyesi yoktu.
Hazırlıksızdı. Takmayı bırakmıştı.
Bir ağaç altında şafak sökene kadar yalan üzerine yalan söylediği, gecikme mazeretlerini dinledi…
Tolstoy der ki, İnsanları yalan söylediklerinde dinlemeyi severim. Çünkü; olmak istedikleri ancak olamadıkları insanı anlatırlar...
Yaklaşılması güç, uzaklaşılması zor biriydi. Onun nasıl olmak istediğini görebilmişti.
Kendine güveni olmayan, ülkelerarası bilgi karşılığında unvan karşılığında kendisine değer biçmiş, zavallıydı ancak ona olan aşkını örgüye ilmek atar gibi yıllarca örmüştü.
Kavuşmuştu ya sadece onunla ilgilenmek ve anı sahiplenmek istiyordu…
Doğru yolu birlikte bulabilirlerdi.
Bir yanı yalnız olan bu adamı bırakmak istemiyordu. Sevdiği adamın hayatında kendisi olmadan çok yalnız kalacağını da biliyordu.
Ona bağımlı gibi hissediyordu ve kıyamıyordu.
Sevinçten mi, hüzünden mi bilinmez konuşmalarda devamlı kahkahalar atılıyordu. Hani bazı insanlar gülerken ağlarlarmış ya öyle.
Tartışmalar belki de kahkahayla kapatılıyordu.
Yanındaydı ancak, yine yarım ve yalnızdı... Yapayalnız... Bu sefer daha da yalnızlaştı…
Suskun dudakları haykırmak istiyor fakat boğazına düğümlenen hıçkırıklar buna engel oluyordu.
O kadar çok hayal kurmuştu ki sevdiği adamın üzerine, adam gelip tüm hayalleri parçaladı.
Gözyaşları yanaklarını yakıyordu...
Fransız Atasözü der ki; Pırıl, pırıl gökkuşağını görmek için önce yağmuru yaşamak gerekir.
Ondayken yıldızları saydığı geceler, ayın ilk gününden dolunaya, soğuk, sıcak, yağmur, fırtına, sel, poyraz, hepsini yaşadı ama gökkuşağının renklerini göremedi.
Hiçbir yorumda bulunmadan her şeyi zamana bıraktı, daha doğru olanda öylece bırakmak zorundaydı..
Belki de bırakıldı…Yada bıraktırıldı…
Ayrılık, birinde sıradışı yok olmanın farlı şekliydi.
Düşünmek istemiyordu artık daha doğrusu düşünemiyordu. …
Yalnızca kalbinin atışında onu halen hissedebiliyordu...
Son birkaç gün içinde yüzündeki çizgiler daha da belirginleşmişti..
Elleri avuçlarında kaybolmuş gibiydi...
Beklediği gelmişti ancak kalbini teslim etmemişti çünkü o kalp zaten kendisindeydi.
Sonra kalktı yavaş yavaş yerinden, taşıyamadığı acıları yüklendi omuzlarına ve yürüdü ağır ağır... Taşıdığı aşk acısını mutluluktur diye gönlünü avutarak yaşayacaktı...
Yaşadıkları ağırdı ancak onu değerli bir misafir gibi yolcu etti ve boynuna sımsıkı sarıldı.
Sarılma anında kalbinden sessiz çığlıklar yükseliyordu. NEDEN BANA İNANMADIN ?...” dedi ama o bu haykırışı duymadı… “ NEDEN ?…
İçinde yalanlardan arınması için yıkanabileceği bir defne yağlı sabun ve onun için yıllarca taktığı kırmızı kolyeyi hediye olarak hazırlamıştı ancak veremedi.
Denizin derinliklerinde tuttuğu eli, vicdansızca bırakıp gitti ve aynı günün akşamın ilerleyen saatlerinde hıçkırarak ağlayarak aradı” Bekle! Bir saz ve birde yüzük alıp geleceğim hemen. Gitme! Sakın Gitme! beni bırakıp” dedi.
Fakat bir daha ancak peşini de geri plandan takip ederek hiç bırakmadı.
Artık karşılaşsalar bile artık bu aşkta bir kavuşma çıkmazdı.
Kendi gibi her şey yalandan yapılıydı, yalandı. O yalanlarla kendi kuyusunu kazdı.
Unuttuğu bir şey vardı tabi ki…
Yaptığı vicdansızlıktan bir ömrü boyunca kurtulamayacaktı….
Çin Atasözü der ki; İnciler kumsalda bulunmazlar, eğer bir tane istiyorsan onun için dalmalısın…
Ateş, kül ve rüzgar gibiydi sevda, dağıldı bitti her şey…
İnandı, bekledi ancak, hayallini kurduğu yuvayı kuramadı
Şair demiş ki;
Ateşe su dedim göz göre göre,
Aklım zavallıydı duyguma göre,
Bahtıma şükretti Mecnûn bin kere,
Ağlarsın düştüğüm çölleri bilsen…
İnanmanın sonu bir boşluğa düşmek gibidir, uçurumun kenarı, sessizlik ve kimsesizliktir.
Sonu her zamanki gibi gözyaşıdır.
Dünyada bir vicdan için en kötü şey, çözemeyeceği ve vazgeçemediği bir durumda, tek başına kalmaktır.
Çaresizliktir.
Herşeyi yapabilecek güçteki insanlar bazen saygıdan, hiç bir şey yapmazlar.
Sadece beklerler… Herşeyin bir vakti saati var.
Zor bir konu… Zor ötesi bir anlatım… Anlatamazsınız, anlayamazsınız ve sadece iki kişi arasında yaşanan çaresizliği yutkunarak seyre dalarsınız.
Dünyada birçok psikolojik vaka içten içe yaşanır ve içten hesaplarla yaşanmaya devam eder… İnanmak işte böyle bir şeydir.
Çocuk ailesine, aile çocuğuna, toplum bireylere, birey hukuka, avukat müvekkiline, hakim mazluma, kadın erkeğe inanmaz.
Böylelikle çok şey mahfolur.
Can Yücel demiş ki; Anladım ki aşk; her iki tarafı da mağdur eden, yürekte izinsiz gösteri yapan mutluluk karşıtı bir eylem…
Belki de haklıdır.
İhtiyaç duyduğumuz şey, gerçeklere inanmaktır ancak zafiyet derecesinde değil….
Sadece kendimize inanalım, hayatın farkını yaşayın.
Başka çare yok çünkü…