İnsanoğlu doğumundan ölümüne kadar ki evrede, sevgiyi ve nefreti ne zaman öğreniyor hiç düşündünüz mü?
Bir kadın, bir erkek beraberce insan tohumunu, nasıl oluşturuluyor, rahme düşen yavru, 9 ay boyunca anne karnında ne zahmetle taşınıyor, anne, bir bebeği hangi şartlarda ve ne acılarla doğuruyor, doğan bir bebek, ne zorluklarla büyütülüyor.
Bebek iken derdimizi ağlayarak anlatmaya çalıştık. Ebeveynlerimiz anlayabildiği kadarını anladılar.
Çocuk olduk, herşeyi oyun zannettik, oynadık oynayabildiğimiz kadarınca, çocukça…
Dünyadaki tüm insanlar kelimeleri seneler içinde, cümleleri ise binlerce kez duyduktan sonra öğrenirler.
Okul hayatımız başladığında kendi başımıza toplum ile kaynaşmayı, arkadaş olmayı, paylaşmayı gördük ve bir parça simidi bölüştük. İstediklerimiz ve istemediklerimiz oluşmaya başladığında ise SEVGİ İLE NEFRETİ tanıdık.
Büyürken masum birer çocuk iken, çevremizdeki gördüklerimiz bize, sevgi yada nefret yolunu oluşturdu.Bu yolda gitmeyi kendi başımıza öğrenmedik her halde, birileri bize bunları ya gösterdi, ya öğretti veya yaşattı.
Çocuklar ilk yalanı ailesinden öğrenirler. Şu duymasın deriz ya… İşte ilk yalanlar.
Şiddeti de aileden öğrenirler, evin içinde aile bireyleri arasında şiddet varsa, çocuk da aynısını benimser.
Çocuklar nefreti aileden öğrenirler çünkü ilk nefret ettikleri kişi onlara engel olanlardır; ya ailedir yada öğretmenlerdir. Yanlış bir şey yapan çocuğa yapma demek yerine, sevgi dili ile söylemek gerekir, ta ki çocuk ikna olana kadar. Çocuklarda, buluğa geçişte cahil cesareti olduğundan, onlar için her şey anlamsız olabilir.
Yasak olan bir şeyi yaparken korkuyu çevreden öğrenir çocuklar. … Hem yaparlar, hem korkarlar ama yinede yapmamış gibi davranarak kendilerini savunurlar, aslında bir nevi oynarlar, iyi oyuncudurlar.
Kendini tanımaya başlayan herkes ilkleri azda olsa dener.
İnsanlar ilk eğitim hayatına başladığında çok küçük olduklarından, hiçbir kararı alamazlar. Birçok konuda kararlı da olamazlar, değişkendirler. Gerçek anlamda çocuklar masundur asla tehlikeli değildirler.
Peki, o kadar emek verdiğimiz çocuklarımız sevgiyle büyürken nefret, hangi yaşta çocuklar sarıyor?
İNSAN, DİĞER İNSANLARI ÖLDÜRME HİSSİNE NASIL SAHİP OLUYOR ? Düşündüren bir gerçek…
Bir insan kolay mı yetişiyor ki, kolayca ölüyor – öldürülüyor. Savaşlar neden var, çünkü insanların içlerinde sevgi yerine nefret yaşıyor. Yıllarca insana verilen emekler bir anda gelen bir nefret ile sevgisiz bir kalp tarafından, yok ediliyor, harcanıyor.
YAŞAMAK İLE YOK OLMAK ARASINDA BİZLERİ YAŞAMA BAĞLAYAN ÖNEMLİ BİRŞEY VAR…
Kendimizi tanımaya başladığımızda, içimizde kıpırdanan, duygusal düşüncelerle yakan, kalbimizi titreten şey…İŞTE O ŞEY SEVGİDİR.
Aşkı, Mevlana söyle tarif eder; Aşk topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır; ya canın acıya, acıya adım atacaksın, ya da canını acıta, acıta söküp atacaksın.
Eğer sevgiyi anlamış olsaydık dünya kurulduğundan bu güne kadar kimse kimseye zarara vermezdi. Savaşlar asla olmazdı. Sevgi olan bir ortamda kimsenin göremeyeceği kadar parlak bir ışık vardır. O ışık, insanın içini aydınlatır ve dolayısı ile kalbine yansır. Kalp tüm enerjisini beyne, gözlere, bedene, ellere, düşüncelere gönderir. Düşünceleri güzel olan insanların davranışları güzelleşir. Sevgiye sahip olan kişiler kalplerinde bir mum yakarlar ve ömür boyu sevgi ışığı ile yanarlar. O kalplerde yaktıkları mumlar, asla sönmezler.
İçimize ne ekiyoruz ki , sevgi yerine nefret biçiyoruz…
Günün anlam ve önemi olan bugün SEVGİLİLER GÜNÜNDE, sevgilimize, sevdiğimizi neden söyleyemiyoruz.
Daha dün gibiydik biz ve hayallerimiz. Hayallerimiz büyüktü… Her seferinde bir başka şekle bürünürdük, kimi mecburiyetten, kimi sevdiğimize yaranmaktan… Şimdi özlediğimiz şeylere ne oldu…
Simit, çay keyfi… Kordon boyu ele ele.. Bitmeyen, tükenmeyen isteklerimiz… Sinema günlerimiz. Şimdilerde kimse kimseyi kıskanmıyor, dedikodu yapmıyor, neredesin diye hayıflanmıyor, sorup soruşturmuyorlar. Bir bıkkınlık mı var, hal hatır edemez olduk.
Yoksa içimizde yanan sevdaları, yaşayamadan mı tükettik akılsızca…
Salıncağa binmeyeli, kayaktan kaymayalı, ip atlamayalı, beş taş, yakar top oynamayalı, topaç çevirmeyeli kaç yıl geçti.
Kuytularda buluşmalar, özlemle koşuşmalar, içimizi yakan aşk ateşi söndü mü?
Hangimiz tekrar çocukluğuna dönebilir… 15, 16 yaşa, çocuk saflığında, o günlere inebilir?
Kırlarda koşarak, el ele , gönül/e bir aşağı bir yukarı koşabilir ?
Zaman mı eskidi yoksa beden mi yoruldu? Sonlar hep hüzünlü mü anılarımızda…
Neden artık kapı zilleri çalmıyor, komşuların biri gelip, gitmiyor… Kimseler bizi hatırlamıyor. Kimsecikler kalmadı mı? Düğünden düğüne koşuşturmalara ne oldu ? Hediyeleşmeler, mektuplarla yazışmalar, özlemle bekleşmelere ne oldu, sona mı geldik. Hayat mı, bitti sevgi mi?
Artık neyle dans ediyor isek, sevgiye vakit bulamıyoruz. Yada sevdiğimiz için hiç bir şey yapmıyoruz.
VİCTOR HUGO DER Kİ ŞİİRİNDE,
Sen, her gün köşe başlarında,
Yırtık urbanla kirli ellerinle,
Avuç açan, sefil insan…
İnan yok farkımız birbirimizden.
Sen belki tüm yaşamınca dilenecek;
Beklediğin beş kuruşu biri vermezse,
Ötekinden isteyeceksin.
Ama ben, tüm yaşamım boyunca,
Tek bir kez dilendim.
Bir acımasız kalbin sevdası ile alevlendim.
Öylesine boş öylesine açık kaldı ki elim, yemin ettim bir daha dilenmeyeceğim…
Öyle sevdalar yaşarız ki halen yakar ateşi kalbimizi geçmişe gittiğimizde. Sevdiğimize bir gül veremeden biter büyük aşklar. Sevgiyi haykıran diller, sen olmadan asla diye ağlayan gönüller, neredeler ? Aşka ne engel ?
Der ki Mevlana aşk için; Ey sevgili biz seninle bir salkımın iki aşık üzümüyken, başka şişelerde şarap olmuşuz, başka hayallerde harap olmuşuz.
Bir diğer güzel sözde hayatımıza giren çıkan sevgi yada nefreti şöyle anlatır;
HİÇBİR İNSAN ÖYLESİNE GİRMİYOR HAYATIMIZA, KİMİLERİ CEZA, KİMİLERİ BELA, KİMİLERİ İMTİHAN, KİMİLERİ ARMAĞAN…
Sevgi her yerde var… Her şeyde var… Herkeste var, YAŞAYANA…
El ele… Can cana, yan yana…
Küçükken büyür duygularımız, büyüdükten sonra küçülür umutlarımız.
Bize orta yaşı öğretenler yanlış yol göstermişler. Yaşın ortası yok…Ölene kadar aşk var… Aşk öldükten sonra da yaşar.
Hayat, insanlara büyürken derin anlamlar kazandırmıyor, sadece gençliğin verdiği enerjiyle boş şeylerle yoruyor.
Yaş olgunlaştıktan sonra yeniden doğuyor insan, her yıl doğumları gibi… Aşk asla içimizde ölmüyor.
Her yaşın güzelliği daha bambaşka oluyor…
Kaç kişi en güzel yaştayım diyebiliyor ? Ellerini kaldırsın…
Her anı tadında, keyif alarak kaç kişi yaşayabiliyor!
Kaç kişi gökyüzüne merdiven kurarak , yıldızların içinde ipten bir salıncakta hayalleriyle sallanıyor.
Sevmesini bilene sevgili, koklamasını bilene çiçek, İçmesini bilene şarap, çalışmasını bilene fikirdaş, gitmesini bilene yoldaş, yüzmesini bilene deniz,okumasını bilene kitap olmalı…
ÖMER HAYAM DER Kİ ŞİİRİNDE..
Geçmiş günü beyhude yere yâd etme,
Bir gelmemiş an için de feryat etme,
Geçmiş gelecek masal bunlar hep,
Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.
Niceleri geldi, neler istediler,
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler,
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
Gidenler de hep senin gibiydiler.
Dünyada ne var, kendine dert eyleyecek,
Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek,
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün…
Zira senin üstünde de otlar bitecek…
SEVGİYLE BARIŞIN, KENDİNİZİ AŞIN…