Image

İnsan yaşamı doğumdan ölümüne kadar büyük bir savaş içindedir. Bir gün bahar olur ertesi gün kış… Bir gün güler, üç gün ağlarız…  Her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi, sonu da vardır yani hiç bir şeyin garantisi yoktur. Dünya meşakkatlerinin biri başlar, biri biter ve son gelir…

Yaşamla savaşmak, güzel ve sağlıklı olmak için güç gerekir.  Aile gücü, eş,  dost akraba gücü, paranın gücü gibi güçlerle insan yaşamı gerçekten kolaylaştırır.

Çevremize baktığımızda insanların konuşmalarından her şeyin sınıflandırıldığını anlarız. Derin düşünen insan yaşayan tüm canlıları sever. Her insanın değişik bir tarzı, farklı bir düşünce yapısı vardır. İnsanlara bakın, hepsi ayrı renktir ve kimse kimseye benzemez yani insanlar rengarenktir. Sizce insanlar neden geçinemiyorlar çünkü her şey ama her şey güç savaşıdır. Ezilenler ise garibanlardır.

GÜÇLÜ BİR YAPIYA SAHİP OLABİLMEK VE YAŞAMDA ÖNÜMÜZE ÇIKAN ZORLUKLARI YENMEK İÇİN NE YAPMAK GEREKİYOR?

İnsanları anlamanın en kolay yolu dinlemektir. Kapınızı birisi çaldığında açın, yoksa çok şey kaybedebilirsiniz.  Herkes her şeyin daha iyisini bildiğinden kimse kimseyi beğenmiyor.  Herkes donanımlı ise neden birçok şey ters gidiyor? Feryat edenleri televizyondan dinlerken gözlerimiz nemleniyor ancak aradan geçen birkaç saatin ardından her şey gibi gördüklerimizin, duyduklarımızın etkisi bitiyor ve unutuyoruz.

İNSANLARI ANLAMANIN TEK YOLU ONLARIN YERİNE GEÇMEKTİR YANİ YER DEĞİŞTİRMEKTİR. Gözlerinizi kapatın ve anlamak istemediğiniz insanların yaşamlarıyla yer değiştirin… Mesela gözleriniz bağlayın ve birkaç günü görmeden tamamlayın.

Akşam olduğunda başımızı rahatça yastığa koyduğumuz zaman  sokaklarda yatacak yer sığınacak bir köşe arayan birçok insan vardır. Her yaştan kadın, çocuk, büyük birçok insan taş, toprak neresi olursa uyurlar. Toprak yatakları, taş yastıkları, gazete kağıtları ise yorganlarıdır. Gece otogarlar, kapalı mekanlar sokaklarda yaşayan insanlarla doludur çünkü onlar için en güvenli yerler insanların yoğun olduğu yerlerdir. İçimizden kaç kişi bir gün tek başına sokaklarda yaşamaya cesaret edebilir. Bir şekilde sokağa düşmüş insanlar için yetkili kurumlar, belediyeler ufak tefek bir şeyler yapsalar da yeterli değildir.  Sokakta yaşayanlar için geceleri barınma, bir tas çorba ve yıkanıp çamaşırlarını yıkayabilecekleri banyolar olmalıdır. Söylenildiğine göre Avrupa’da sokakta yaşayan insanların sağlıkları ücretsiz yapılmaktaymış hatta uyuşturucu bağımlısı olan kişilere de doktor kontrolünde ilaçları verilmekteymiş. İHTİYAÇ EVLERİ SOKAKTA YAŞAYANLAR İÇİN HER ŞEHİRDE KURULMALIDIR.  Bir gün Türkiye sigara içmesin ve sigaraya verdiği parayı ihtiyaç evleri için versin, bu sayede her şehirde ihtiyaç evleri kurulabilir. 

Sokaklardaki insanlar neden sokağa düşmüşler? Bir şeyleri baş edememişler mi yoksa güçsüzler mi?

SOKAKLARDAN AİLE YAŞAMLARINA GEÇELİM ŞİMDİDE.

İnsanlar gelenek göreneklerle bebeklik, çocukluk, ergenlik geçirerek  birey olup topluma karışırlar.

Yuvalar kurulur, çocuklar olur, yaşam hızla geçip gider.   

Bir gün gelir ki, o gün kara gündür her şey tam tersine döner.

Hastalık olabilir, işler tepe taklar gidebilir,  kaza, bela her neyse dünyanın bin bir türlü hali vardır. Dünya da insanın başına gelebilecek en kötü şey ölüm ayrılığı ve felaketlerle gelen kazalardır. 

Ancak bazı felaketler göz göre göre gelir.

Mesela erkekler kadınların hayatından kaybolsalar- çekilseler  kadınların ne hâle gelir hiç düşündünüz mü? 5-6 ay çekilseler  siz o zaman hüsranı görün. Çünkü birçok sebepten dolayı kendi başına kalan ve yaşamını doğru düzgün yaşayan kadın, parmakla gösterilebilecek kadar azdır.

Kim gelip kapınızı çalacak ? Hiç kimse tabi ki.  Kimlerin eline düşecekler. Eş ,dost,akraba  kendine zor bakıyor. Bu devirde artık kimseye güven kalmadı. Bugünün şartlarında insanın en yakını bile düşkün akrabalarına her türlü zararı vermektedirler.  Kadın ve çocuklara verilen en büyük zarar tacizdir. İnsanların masumiyetlerini , yaşamak istemedikleri şeylerle kirleten kişiler, bu çirkinliği güçlü insanlara yapamazlar. 

GÜÇ PARA DEĞİLDİR, DÜZENİN DOĞRU GİTMESİ YAPILMASI GEREKEN HAYATİ GEREKLİLİKLERDİR.

İşte sokaktaki insanların birçoğu bu gibi felaketleri ansızın yaşayanlar ve sokaklara düşenlerdir. Onların da birçok hikayeleri vardır ancak açlığa, evsizliğe alışmışlar öyle bir uyum sağlamışlar ki isyanlarını duyuracak güçleri kalmamıştır…  Onlarda bir zamanlar sıcak yuvasında çoluk çocuklarıyla toplaşıyorlardı. Şimdilerde hepimiz onların yanlarından kaçıyoruz. Kirliler, bakımsızlar  ve zarar verebilirler diye. Ancak insanlar… Düşmüşler… Düşene vurmak kültürümüzde yoktur. Her zaman önceden önlem almak gelecekteki olumsuz kaygılarımızı yok eder.

Soğuktan titreyerek uyumak, ısınmak için şarap içmek, ev ortamı olmadığı için hem temizlik hem sağlık için yıkanacak yer yok. İnsanın başına gelen felaketten sonra tüm kapılar kapanır ve kişi kendi başına kalır. Doğumunuzdan bugüne kadar yaşamış olduğumuz zaman içinde kaç kişinin kapısı çalınıp senin halin nedir? diye soran olmuştur. Var mı böyle birileri…Şimdilerde mesaj furyası var. Yılda bir kez cep telefonunda kayıtlı olduğumuz için bayramlar yada özel günlerde bir mesaj, her şey tamam. Telefonu açıp da nasılsın arkadaşım, halin keyfin nicedir diyen yok denecek kadar azdır. Sonrasında tanıdığımız bir kişi için olumsuz bir haber duyduğumuzda ah ederiz… Bu durum her an, her insanın başına gelebilir ve başımıza ne geleceğini kimse bilemez.

TOPLUM GELİŞTİRMEK İÇİN YAŞANMIŞ, ANLAMLI BİRKAÇ HİKAYE  ANLATACAĞIM.

Bir şef arkadaşımla, Türk mutfağını iyi bilen ancak yabancı mutfakta çalışan arkadaşımızı, yöresel çalışmalarımıza destek almak için ziyaret ettik. Arkadaşımız önemli bir mutfakta ama ağır şartlarda çalışıyordu. Ağır şartlarda çalışan sadece o değildi ki, birçok kişi ekmek parasına güneşin doğuşunu ve batımını görmeden mutfaklarda çalışmaktadır. Bu arkadaşımız her iş çıkışında, iş harici çalışmak yasak olduğu halde, başka bir öğrenci yurdunun da şefiydi. Her iş çıkışı ön hazırlık yapmak için yurda gidiyormuş, sabah işe gelmeden yurtta yemekleri pişirip, işe geliyormuş. Yurtta ufak tefek yurt değilmiş. Arkadaşımız tek başına çalışıyormuş ancak bazen şef olan kardeşiyle yardımlaşıyormuş ve o yurt sağlıklı ve hijyen yemekler pişirdiği için devlet tarafından belge ile ödüllendirilmiş.  Şartları aslında ağırdı ancak genç olduğu için kuvvetliydi ve çalışabiliyordu yoksa bu koşuşturmaya kimse dayanamazdı.

Masaya oturur oturmaz şef arkadaşa dedim ki 

-Ustacığım bir sürü yemek biliyorsun ve kıymetli bir insansın çalışmalarını yazıyorsundur her halde notlarını okumak isterim. 

-Hayır yemekleri falan yazmıyorum. Her şey aklımda.

-Peki bildiğin yemekleri birilerine, çocuklarına, evdeki eşine  öğretiyor musun ?

- Allah korusun.  Aç kalsınlar daha iyi, bu mesleği yapmasınlar.  

-Ama çok uzun yıllardır evine, çocuklarına götürdüğün ekmeği bu sayede kazanıyorsun, başka bir iş yapabiliyorsan bırak git.

 -Baba mesleği işte, başka iş yapamam ama mutfakta on kişi yerine iki kişi çalışıyoruz ve bir tabak yemeği dünya kadar paraya satıyorlar ve hakkımızı vermiyorlar. 

-Peki evde yemek yapar mısınız ? Eşinizin sizin gibi iyi yemek yapan bir şefe yemek yapması biraz zordur değil mi?  

-Ben evde ne bulursam yerim.

- Eşinize de öğretseniz bir iş yeri açarak daha çok fazla para kazanırsınız.

-Borçluyum. Üç kuruşta olsa düzenli paraya ihtiyacım var. Risk alamam. Kiracıyım, yetiştiremiyorum. Kredi kart borçları var, evin giderleri var ancak yetişiyorum. 

-Eşinizde çalışabilir.

-Eşim dışarıda çalışamaz, mesleği yok. Ayrıca çalışmasına izin vermem.

- Ailenizden şöyle bulgur, salça reçel gibi ek destek gelmiyor mu?

-İkimizinde ailesiyle arası pek iyi değil, kendi yağımızla kavruluyoruz.

-Yarın size bir şey olsa… 

-İŞTE O ZAMAN BİTTİK DEDİ.

Söylediği son söz yürek burkucu değil mi! Bittik… Yok olduk… Mahfolduk… Sıfırı tükettik...

Aslında bu sözler başkasına kendimizi anlatırken bir bahanedir. Bahaneler bir şeylerin arkasına sığınmadır. Sığınmak bir şeylerden korkup kaçmaktır. 

Dünyanın her yerinde yaşamak, yaşama tutunmak, çevreyle, iş verenle, mesleklerle, insanlarla baş etmek, insanlara kendimizi anlatmak, topluma kendimizi kabul ettirmek gerçekten zordur.

Bu zorluğu kolaya çevirmenin yolu, bir yükü tek başına taşımamaktır. Aile bireylerine çekilen zorluğu yaşatarak öğretmek ve üzerimizdeki yaşam yükünü hafifletmek için bir ucundan tutturmak gerekir. Daha doğrusu sizden sonraki yaşamda, yaşamın içinde neler olup bitiyor, öğretmektir. 

Eğer önlem alınsa idi sonuç gayet başarılı olur, kimse ona buna muhtaç olmaz ve sokağa düşmezdi.

Bir insanın evini geçindiren eşinin-erkeğin ortadan kaybolup gitmesi, yuva yıkımları halinde ayrılıktan sonra erkeğin elini kadının üzerinden çekmesi ya da vefat etmesi arasında asla fark yoktur.

 HER KOŞULDA ERKEK KADININ HAYATINDAN BİR ŞEKİLDE ÇIKIP GİTMİŞTİR.

Kadın sığınma evine düşen kadınların birçoğu, her ne sebepten oraya gelirse gelsin, sığınma talebi güçsüzlüktendir. Bir kadın, olumsuz şeyler yaşadığında iş son raddeye gelmiş ve evini, ocağını, çoluğunu çocuğunu yani kurulu düzenini bırakıp gidiyorsa ailesinden kopmuş sayılmaz ki… Kendini toparladığında ve olumsuzluklar düzeldiğinde kaldığı yerden devam edebilir. Her şeyden kurtulmak  çizgi değil ki silinsin. Hayatında dışarı görmemiş, çalışmamış, alışveriş yapmamış, para kazanmamış kişiler vasıfsız kadınlardır. Kadınlar tek başlarına kahramandırlar ancak bu iş sadece kahramanlıkla yürümüyor. Okuma yazma bilmeden yaşama başlayan talihsiz kadınlarımız isteyerek, istemeyerek, yada bir an önce namusuna bir şey gelmesin, başı bağlansın diye evlendirilirler. Sonrasında malum… Kadın olmayı tam olarak anlayamadan, aşkı yaşayamadan çocuk sahibi olurlar ve o çocuklar kendi halinde tesadüfen büyürler, okurlar  ve iyi yada kötü bir şekilde topluma girerler.  Kendisini yetiştirmeyen kadınlarımız dış yaşamda tutunamazlar  ve düşerler. 

AİLE BİREYLERİMİZ, KADINLARIMIZ, KIZLARIMIZ, KIZ KARDEŞLERİMİZ KİMLERİN ELİNE MUHTAÇ OLACAK, BAŞINA NE GELECEK DİYE DÜŞÜNMEK YERİNE, ONLARI GÜÇLÜ BİR BİREY HALİNE GETİRMEK İÇİN YETİŞTİRMELİ VE GELİŞTİRMELİYİZ.

Şu anda önemli bir kadın yazar, bana hayatından acıtan ancak güçlü tarafından bir şey anlatmıştı.

“Babam bizi dört kardeş bırakıp, çekip gittiğinde anneme sarılıp ağlaşmıştık.  Ancak annem gözlerindeki yaşlarla hamuru yoğurdu ve bir sürü gözleme yaparak, elimden tutup beni de yanına alarak, bir sokak köşesinde durduk.  Çok kısa zamanda gözlemeleri paraya çevirip eve dönmüştük. Yaşam boyunca nasıl ayakta durulur dendiğinde, annenim cesareti bana örmek olmuştur.” 

BİR ÇOK HİKAYELEŞMİŞ, DÜŞÜNDÜREN GERÇEKLERİ DİNLEMİŞ VE DUYMUŞUZDUR!

Duyduğumuzda hoşumuza gitmeyen olumsuz hikayeler için ah -vah etmek yerine kendimiz milletin ağzına hikaye olmadan, topluma, devlete, aileye yani hiç kimseye yük olmadan HAYATİ GEREKLİ OLAN YAŞAM KURALLARINI ÖĞRENMELİYİZ.  Ailemizdeki bireyleri ona, buna boyun eğmeden yaşamını devam ettirmesi için, aile içinde devir daim yaparak, yaşam şartlarını öğretmeliyiz.

İşinden şikayet eden şefin bugünkü aylık kazandığı para, en çok 1500 TL’dir.

 İşletmeye kazandırdığı para ise en az ayda 50.000 TL’dir.

Yani şefimiz normalde hem bilgili, hem donanımlı ,hem de bir işletmeyi idare edebilecek kadar güçlüyken, cesaretsizliği evinde paylaşmadığı bilgiler yüzünden para yapacak bilgileri ona yük olmuştur.

Şefimizin eşi hanımefendinin bu kadar yemekle donanımlı kocası varken, kocasının başına gelecek en ufak bir aksilikte kendi başına kaldığında, mutfakta bulaşıkçı bile olamaz.

Mutfakta bulaşık yıkamak güç, kuvvet ister öyle kolay bir şey değildir. Mutfakta temizlik yapmak kolay değildir. Şefler hiç bir şeyi beğenmezler. Mutfakta personel yemeği hazırlamak daha zordur çünkü şeflere bir şey beğendiremezsiniz. Mutfakta ön hazırlık yapmaya kalksa bu hanımefendi, onu da yapamaz çünkü mutfakta iş bitmez. Mutfakta devamlılık arz eden bir koşuşturmaca vardır, eli ayağına dolanır ve uyum sağlayamaz. Vardiyenizi devredeceğiniz kişi gelmediğinde mutfaktan çıkıp gidemezsiniz. Kadın için yemek yapmak kolaydır ancak sıradan bir şekilde mutfağa girip belli seviyeye gelmek çok zordur. Açıkçası vasıfsız bir kadının mutfağa girmesi demek onun, bunun ayağı altında yuvarlanmaktır.

İtalyan mutfağında staj yaparken yaşadığım bir olay, yüreğimi halen acıtır.

Staj yaptığım yer, tanınmış bilinmiş, siyasetçiler tarafından tercih edilen, nezih, oldukça kaliteli hizmet veren, kralları bile ağırlayan bir mutfaktı. İtalyan mutfağını tercih etmemdeki birkaç sebepten ilki hamuru sevmekti. Diğeri ise yabancı mutfaklardaki işletimi görmek, kendi yöresel kültürümüzü kalkındırmak için farklı yaptıkları her şeyi öğrenmek istiyordum. Bir zamanlar merakla müşteri olduğumuz mutfakta staj yapmak, beni çok heyecanlandırmıştı.  İşletmeye müracaat edip araya koyduğumuz bir çok dernek başkanı şeften red cevabı aldığım halde öğretmenlerime, bu işi kendim halletmeliyim demiştim çünkü bekli de benim için konuşulmamıştı. Okul çıkışı ezile büzüle işletmede çalışanların yanına giderek staj yapmak istediğimi söylediğimde beni başlarından savmışlar ve stajyer alınmadığını kesin bir dille söylemişlerdi. Birkaç gün üzüldükten sonra, takım elbiselerimi giyerek yine aynı mutfağa gittim ve müdürlerini görmek istediğimi söyledim. Müdür beyin karşısına geldiğimde cesaretimi toplayarak ismimi ve amacımı şöyle belirtmiştim. “Mutfağa gülümseyerek giren, şikayet etmeyen, kısa zamanda çok iş yapan stajyer ister misiniz ? “Müdür işletmelerine stajyer almadıklarını söyledi. Ancak çok kararlıydım, kendilerinin diğer şubeden müşterisi olduğumu, yediklerimi haklı olarak merak ettiğimi, Türkiye içinde toplum geliştirmede yoksullar için çalışacağımı, çalışmak için iyi yetişmem gerektiğini ve insanlara yetişmemde yardımcı olan herkesi anlatacağımı söyleyerek müdürü pes ettirmiş tam beş-on dakika içinde bir telefon görüşmesinden sonra stajyer olmuştum. İşletmem disiplinliydi ve benden hemen hesap açmamı, portör muayenesi olmamı , işlemlerin yapılabilmesi, şef elbisem ve giriş kartımı alabilmek için birkaç evrak talebinde bulunarak staja başlama tarihi istemişlerdi. Öğrenmekte kararlı olduğumu anlayan müdür çok önemli bir uyarı yapmıştı. Uyarısı şuydu. “Burası önemli bir mutfak ve bu işletmenin menüsü çok özeldir.  İtalya, New york şubesi de dahil hiç kimse bu işletmelerde yapılan ürünleri, burada çalıştığı zaman içinde gördüğü kadarını öğrenir, kimseye soramaz, öğretemez  ve bu mutfakta çalışırken başka işletmede çalışamaz.  Ancak işletmeyle işiniz bittiğinde, isterseniz gazetelere yazın hanımefendi” dedi. Korktum tabi ki ve kendilerine söz verdim. İşletmede işim bitene kadar asla böyle bir şey olmayacak dedim. Evraklarımı tamamlayarak stajıma başladım. Mutfağa girdikten sonra stajım bittiği halde bir yaz boyunca yine staj gibi çalıştım. O kadar çok bölüm, öğrenilecek o kadar yemek vardı ki burası benim esas okulumdu. Benim samimi duygularımdan dolayı beni kucaklayan, bağırlarına basan   şeflerimde öğretmenim olmuştu. Buradan hepsine çok teşekkürler. Ağzımdan çıkan her söz yerine geldi.  Türkiye içinde sertifika sistemiyle çalışan yerli ve yabancı yemek okullara göre ben 30.000 TL, kârdaydım. Yurtdışında eğitim veren okullardaki öğrenime göre diğer Dünya mutfağında patisserie bölümünü stajımı da eklersek neredeyse 50.000 dolarlık eğitimden geçmiştim.  Çünkü benim mutfağı seçmemdeki amaç pişirdikleri her şeyi mutfakta kendimiz yapıyorduk. Ben stajımı yaparken mutfağın genel merkezinden üst düzey görevliler beni görmeye gelmişlerdi. “Kim bu kişi” diye.  Bizimle çalışır mısınız diye teklif bile gelmişti. Çünkü ben ilk stajyerleriydim ve yöneticilerin duyduklarına göre ben çalışırken beş kişinin yerini alabiliyormuşum.  Şeflerim ise evine git, bir sorun olmaz deseler de ben işe iki saat önce gider, iki saat sonra çıkardım.  Staj yaparken öğrenmek istediğim şeyleri asla soramadım. Öğrendiğim her şeyi, birileri yaparken bende onlara malzeme taşırken aklımda tutup tuvalete giderek cebimdeki not kağıdına yazıyor ve eve gidince ayrıntılı not alıyordum. Mutfakta kaldığım süre içinde öğrendiklerimi okulumda, öğretmenimle paylaşamadım.

Bu staj hikayesini anlatmamdaki asıl sebep, KADIN SIĞINMA EVİNDEN 50 YAŞLARINDA GÜZEL BİR KADININ MUTFAĞA GELMESİ İLE BAŞLADI. Maviş gözlerinden yaşadığı hüzün anlaşılıyordu. Her gün ağlıyordu. 5 çocuk sahibi olan bu hanımefendi şehirde yabancıydı ve eşinden kaçıyordu. 

İlk geldiği gün şef ona;  salata bölümünde çalışır mısın, bilmiyorum!  Pizzayı elde açabilir misin, denerim, öğrenmeye çalışırım!  Et ve balık yani ızgara bölümünde hazırlıkçı olur musun, yapamam çok yüksek sıcaklıkta ateş var! Ekmek, pasta ile ilgili bilgin var mı, hayır! Personele yemek yapar mısın, evde yemek yapıyordum ama!  diyebilmişti. Hiçbir şef personel yemeğini pişirmek istemez.  Şefe o kadar yorgunluktan sonra yemek yaptırmak eziyet gelir haklı olarak.  Zaten şeflerin bir çoğu personel yemeği yemezler, canları ne isterse, mutfakta  izin verilsin yada verilmesin yer içerler.

Bir aylığına mağdur olduğu için işe alınan kadın, işe sabah çok erken saatte gelip, işletmemizde çalışan kişilerin kahvaltısını hazırlıyor, kaldırıyor, bulaşıkları diziyor, yerine yerleştiriyor, öğlen ve akşam yemeğini yapıyor, hazırlıkçılara getir götür işlerinde yardım ediyor  ve birde bulaşıkçıya yardım ederek yapamayacağı işlerin altından kalkmaya çalışıyordu.

OYSA DAHA BİR KAÇ AY ÖNCE EVİNİN HANIMEFENDİSİYDİ BU KADIN.

Mutfaktaki şef arkadaşları organize yaparak bu kadına yardım etmeye başladık ve ben elimden geldiği kadar neler yapması gerektiğini , sabah mutfağa geldiğinde mizanplas kaplarını nasıl değiştirmesi gerektiğini, salata bölümünde yeşilliklerin çabuk ve hızlı ayıklama tekniklerini öğretiyordum. Salata bölümümüzdeki iş en kolay ve kadın için en uygun işti. Zaten çok kolay yapımlı birkaç salatamız vardı ve sadece görsellik gerektiren birkaç tekniği vardı. Kadına bir şeyler öğretirken beni kameradan izleyen müdür yanına çağırdı ve sert bir şekilde “eğer menüyü öğretirsen kendini kapının dışında bulursun” dedi  ve ekledi  “15.000 dolar maaş alan yabancı şefi  başkasına bir şey öğretirken yakaladık ve işten attık.” Hiçbir şey söylemeden mutfağa çıktım ve durumu daha sonra hem hanımefendiye hem şef arkadaşlarıma münasipçe söyledim ve ekledim bu kadın çaresiz, kimsesiz, evi ocağı yok, biz bu mutfaktan atarsak başkaları asla çalıştırmaz. Gelin sahip çıkalım dedim. Arkadaşlarım bir ayını dolduran hanıma bir ay daha fırsat verilmesi için müdürden zorla onay aldılar ancak müdür eğer pizza bölümünde çalışırsa ve bulaşıkçıya yardım ederse  diye kabul etti yani vicdansızca yapamayacağı işi verdi.  İtalyan mutfağında pizza bölümünde çalışmak demek, havada ağzında kuş tutmakla eş değerdir. Erkek eline ve el kuvvetine daha uygun olan elde açılan pizza, hamur yoğurma,  tek seferde gr olarak kesme-bezeleme, yuvarlama, hamuru çürütmeden saklama,  el büyüklüğünün becerisi ile çok kısa zamanda delmeden açma, içine malzeme koyarak küreğe alma, delmeden pizzayı fırına bırakma, fırında peynirini taşırmadan pişirme ve çekmek öyle kolay bir iş değildir. 

Biz mutfak çalışanları olarak, bu kadına salata bölümü gibi kolay bölümü öğretebilirdik. Kadının okul bitirmesine, sertifikalı olmasına gerek yoktu. İzin verilmiş ve işi öğretmiş olsaydık alacağı maaş en az 1500 TL idi. O zamanlar kaldıramayacağı kadar ağır işleri yaparak asgari ücret alıyordu. 

BU KADININ SADECE ÇOK AZ BİR BİLGİYE İHTİYACI VARDI. Birkaç güne…

Eğer bizim mutfağa gelmeden önce bu kadın, daha sıradan bir mutfakta bizim menülerimize yakın birkaç şey bilmiş olsaydı, o zaman bizim mutfağımızda büyük ihtimal iş verilirdi. Bizim mutfağımızda iki ay kadar çalışıp çıktığında diğer mutfaklar böyle vasıfsız elemanlara kesinlikle iş vermezlerdi. Yani acemiliği başka mutfaklarda öğrenerek iyi bir mutfağa kapak atma kuralını bu kadın bilmiyordu.

MAALESEF YARDIMCI OLAMADIK VE KADIN İŞLETMEDEN ÇIKARILDI. Ancak yapabildiğimiz insanlık, kız kardeşlik oldu. Küçük bir ev tutarak yatağını, kişisel birkaç eşyasını tamamlayarak koruma altına aldık. Komşu gibi gelip gittik. İşe mutfak sektörü ile başladığı için tekrar lokanta tarzı başka bir mutfağa girdi. İki erkek kardeşin çalıştırdığı mutfakta, daha ikinci gün kardeşlerden biri kadını taciz ederken diğer kardeş görmüş ve kavgaya başlıyorlar ve kadın hemen o gün mutfaktan ayrılıyor. Daha sonra iş bulamadığı için su arıtıcı gibi pazarlama işinde çalışmaya başladı. Çevresi olmayan insan için bu iş daha büyük tehlikeydi ve tacizden kurtulmanın imkanı yoktu. Mutfağı bıraktı tabi… Arkadaşımız bu sayede piyasayı, erkekleri, çalışma şartlarını öğrendiğinden şimdilerde yakınlarımızda bir otelde temizlik işlerinde çalışmaktadır ancak işleri yoluna koyana kadar yaşamaması gereken birçok şeyleri yaşadı. Eğer çevresine tutunamasaydı oda sokaklarda olabilirdi…

Bir kadın çalışmak zorunda kaldığında, sağlıklı yaşamak için güvenli bir ortamda çalışacak işi mutlaka olmalıdır. Etrafınızdaki annelerinizi bir düşünün…  Çalışmak zorunda kalsaydı ne yaparlardı ?

Bugün dilencilik bile bir sektör olmuş her köşede duramıyorsunuz. Eğer bir köşede satıcılık yapmak için köşe bucak arıyorsanız oda bir sektör.

Öncelikle evde oturan ev hanımlar, okul okumuş yada okumamış tüm kadınlar bilsinler ki, erkeklerin elleri bir şekilde üzerlerinden çekildiğinde, çalışma koşullarında yardımla gelen tacizden dolayı risk kapsamındadırlar. İYİ BİR ERKEK EŞİNİ GÜÇLÜ OLARAK YETİŞTİREN VE GELİŞTİRENDİR. Aile bir bütündür ve kimsenin kimseden üstünlüğü yoktur. 

Kadınlarınızı geliştirin ki iyi çocuklar yetiştirsinler.  Hayata pozitif bakarak kendilerine de her konuda güvenebilsinler.

Yüklerinizi ailenizle paylaşın, sağlık ve afiyetle yaşayın.

Kadınlar günü yazısıdır