Bizler, eski Türk toplumlarında görülen iç dayanışma ile yetiştirilen, yardımsever diye adlandırılan, mozayik çeşitliliği ile eşsiz bir kültüre sahip milletiz. Misafirperveriz. Ancak biz, kendi kültürümüzü tanımadığımız için, zenginliklerimizin farkında değiliz. Kültürümüzü tanımadan tanıtmak, yaşamamak, yaşatmamak, yok saymak, unutulmasına sebep olmak, ülkemize büyük bedeller ödetmektedir.
İnsanlar memleketlerini oldukça özlerler değil mi? Memleketi olmayanlar ne özler, başkalarının kültürlerini…Hani derler ya, “Memleket havası olsa da, içime çeksem, yemeği, olsa da, yesem.” diye. Memleket toprağı öyle kıymetlidir ki, insan son nefesinde bile, hasretini çektiği toprağında uyumak ister. İşte böyle bir şeydir kültürel gelenek. Memleket topraklarında özgürce koşarken hayal ederiz kendimizi. Hatırladıkça dağları, yamaçları, ovaları, bahçeleri, çiçekleri, ağaçları, otları, tatları, bayramları, mutlulukları, acıları, bin bir anılarla yoğrulurlar ve sarmaşıklar gibi sararlar her yerimizi. Bazen öyle büyür ki, yakar özlemiyle içimizi. Toprağı yakar, sürer, kökten yok etmeye çalışırız, her şeyi. Oysa sürgünler durmazlar. Durdurulamazlar. İlla ki kıyıdan köşeden de olsa, bir yerlerden yine filiz atar, kendilerini hatırlatırlar. Aklımız başımıza geldiğinde ise, koruma altına almaya, tohum çıkartmaya çalışırız, gelecek kuşaklara taşınsın diye. Dahası, müzelere gideriz ki, geçmişteki farklı kültürleri görelim diye. İmreniriz yapılanlara. Altınla işlenmiş duvarlar, tavanlar, kapılar, dev kütüphaneler, işlemeli pencereler, elbiseler, koltuklar, kaplar, kaşıklar, mutfaklar, yemekler, ikramlar, saymakla bitmezler. Hepsini yapan zanaatkâr ellerdi ancak, içimizden biri çıkıp da, bunları günümüze taşımak için, işleyemedi.
İŞTE KÜLTÜR BÖYLE BİR ŞEYDİR, BİRÇOK MİLLETTEN OLUŞAN, TANITAN,, KUŞAKTAN KUŞAĞA KENDİLİĞİNDEN YAYILAN, İNSANLARI KAYNAŞTIRARAK YÖRESEL ZENGİNLİĞİ YAŞATAN, ve AKILDA TAT BIRAKAN…
Topkapı saray kütüphanesi ise, öğrenciliğim süresince tadilattaydı. Girmek için para vereceksin, kitap ismini bileceksin, oturup bekleyeceksin. Kitap rafta olsa, kolayca çalışabileceksin ancak yoktu. Okul bitirme sınavımda bilmediğim, öğrenmek istediğim, hocalarıma, komisyona tattıracak soğanlı saray yumurtasını, bulamamıştım. İstanbul’daki Topkapı Sarayının içindeki Osmanlı mutfakları dahil hiçbir önemli mutfakta bulmadım, yoktu. Ortalıkta gezen bilgilerle buharda deneyerek o muhteşem lezzeti yapmıştım. En büyük sorun ise, dağınık arşivleme, neyin nerede olduğunu aramak, bulmak gerçekten çok zordu. Bir yemeğin birçok ismi olması, birçok ilde sanki sadece orada yapılıyormuş gibi sahiplenilmesi, ayrı bir dertti. Geçmişte eğitim alma hakkından yoksun edilmiş biz kadınlar için, artık öğrenmenin birçok yolu vardı. Ne kadar kararlı olduğumu, bilmiyorlardı. DİĞERİ İSE, ANLAŞILAMAMAKTI. “Yenilik getireceksin de ülkeyi sen mi kurtaracaksın”diyorlardı…
Benim için mesele, İstanbul’un en bilindik Anadolu mutfağında öğrendiğim, Dul Avrat çorbasını, okulda yapmamla başladı. Aşurelik buğday, nohut, yeşil mercimek gibi bakliyatlarla yapılan, salçalı bir çorbanın ismini, okul lokantasının kapısına yazamamıştık, sebebi ise isminden utanılmasıydı. Okul müdüremize sorulmuş, ancak izin alınamamış ve ismi ”YÖRESEL ÇORBA” olarak adlandırılmıştı. Bölüm şefimiz soranlara "Keşkeş, keşkek "diye cevaplıyordu. Oysa söylendiğine göre, yoksul ve dul bir kadının, çocuklarına pişirecek bir şey bulamadığında, kilerde ne bulduysa karıştırıp pişirdiği bir çorbaymış. Aşure gibi birçok yöresel yemeklerimizin buna benzer doğru veya yanlış birçok hikayeleri vardır. Keşkek ise, et ile buğdayın dövülerek pişirilmesidir. İşte bizler, bir sürü hikayesi olan yemeklerimizin kültürel önem ve anlamını bilmeyen bazı öğretmenlerin ellerinde, ancak bu kadar yetişebildik. Okulumuzda öğrenemedik, işletmemizde ise farklı veya aynı sebeplerden dolayı öğrenmekte çok zorlandık. Birçok zaman tacize uğradık. Türkiye içinde yaptığımız çalışmalardan sonra, kendi kültürümüzü öğrenmenin oldukça zor olduğunu anladık.
Bir konu hakkında araştırma yapmak için yüksek diplomalara sahip olmak gerekmiyor, sadece işi sevmek gerekiyor. Sevgi her şeyde başarı sağlıyor hatta, hiçbir diplomanın yapamadığını, yapabiliyor. Yöresel halk ve yemek kültürü araştırması, bitmeyecek bir serüvendi ancak, çok çalışmaya kalkışmak da, benim işimdi. Daha okulda okurken, yöresel yemek çalışmalarına başlamıştım daha doğrusu, yapabilirim sanmıştım ancak karşılaştığım birçok sebepten dolayı, yapamadım. Kendi kültürümü öğrenmek ve uygulamak istediğimde karşıma çıkan her şey, hepimizle ilgilidir. Eksiği de, fazlası da bizim eserimizdir. Bu dava, bireysel değildir.
Okulda yiyecek içecekle ilgili birkaç yıl eğitim aldıktan ve çok iyi, iki mutfakta staj yaptıktan sonra, önümüze öğretmenlerimizi ve öğretmen şeflerimizi alarak, kâr gütmeyen bir kuruluş olarak, açıldık. Kültür çeşitliliği olan kişilerle yapılanmaktayız ve ilk fırsatta okul olarak kurulduğumuzda çalışmalar yapacağız. Her kapı çalışımızda, yiyecek içecek sektöründe nasıl çalışıldığını, kazancını, dönen dolapları, bilginin nasıl paraya döküldüğünü, işi bilmeden işe başlayan birçok kişinin hem kazandığını, hem de vergilerden nasıl şikayetçi olduğunu, görmüş olduk. KÜLTÜR ÖĞRENMEK ARTIK PARA ARACI OLMUŞ. ÖDERSEN PARANI, ALIRSIN SERTİFİKANI. Yabancı mutfaklarda staj yapmamın tek sebebi, mutfak tekniklerini öğrencilik avantajı ile öğrenmekti. Başka türlü o mutfaklara girmek imkansızdır. Tek bir soru bile sorulmayan mutfak okullar, mutfaklar vardır. Öğrenciliğimde en büyük hayalim tüm Türkiye'nin yemeklerini araştırmak, geliştirmek, arşivlemek ve en sağlıklı şeklini çalışıp, okulumun kütüphanesine hediye edip, okulumun tanıtımına katkıda bulunmaktı. Zaman içinde işimi daha iyi yaparak teknik öğreti ile insan yetiştirmekti.
Doğru kültür nasıl öğrenilir, gördüğümüzle değil mi! Göremediğiniz bir kültürü nasıl öğrenebiliriz. Hiçbir şekilde. 2008-2010 arası öğrencilikte ve sonraki devam eden birkaç yılda, yöresel yemek kültür araştırmalarımızda, derlediğimiz bazı karşılaşmalar.
Kültürlerle tanışmanın birçok yolunu denemek gerekir, mesela fuarlar katılımcılarıyla halkı ayağımıza getirirler. Fuarların birçoğu gerçek kültürü tanıtmadığından doğru ile yanlışı ayırt etmek zordur. Yörelerin kıyafeti giydirilmiş ajanslardan kiralanan kişiler buna en iyi örnektir. Önemli olan doğru insana rastlamak. Birçok fuara katılımcılar farklı amaçlarla gelmektedir. Kimi şehri merak eder, kimi kendi kültüründe ne varsa ortaya serer, kimi karnını doyurmak için izdihama sebep verir. Bizim gibilerde farklı bir çalışma ve tanışma yapabilir miyim peşinde koşar, nihayetinde bir insan bile tanısanız, bazen tüm şehre değer. Ankara Kahramanmaraş fuarında, Borsa standına giderek, yemek kitabı istediğimizde bize bağırmış, sonra üzülmüş, düzeltme yapıp kitabı daha sonra vereceğini söyleyerek, kartını uzatmıştı. O anda dağıtılan bir şeyden dolayı izdiham vardı ancak böyle davranması, fuara katılma amacı dışına taşmaktı. Saçma bir karşılaşma olmuştu. Sonrasında telefon açıp Kahramanmaraş yöresel yemek kitabı istediğimizde, geri dönmemişlerdi. Bir kez daha arayıp davranışlarını sorguladığımızda, hiç kimsenin bizden haberi yoktu. Üzüntü veren şeyler ise, ilgisizlikti oysa böyle davranışlar bir şehri, ilçelerini, köylerini, kültürlerini, kurumu temsil edemezdi. Elbette karşılaşmadaki talihsizlikler, kişilere aittir ancak bizim suçumuz neydi. Kültür öğrenmek için insanların peşinden koşmak oldukça incitici, randevu alıp beklemek zaman kaybıdır. Hiç ummadığınız kişilerin kapılarını çaldığınızda size anında geri dönmeleri, bir değerdir ve kendileri, zamanın sadakasını verenlerdir.
Hep merak konusu olmuştur. Tanımadığımız şehir kültürleri, basında anlatıldığı yada yazıldığı gibi midir? Elbette, hayır. Çalışmalar şehirden, şehre, kişiden kişiye, zamanlamadan zamanlamaya, değişir. Hiçbir birey, tek başına şehri temsil edemediği gibi, karşılaşılan zorluklarda, tüm şehri kapsayamaz ancak, bir kültürü yerinde görmek, en ikna edici yöntemdir. Yabancı bir şehirde sorularınıza cevap verebilecek EN GÜVENLİ YERLER, VALİLİK, BELEDİYE, KAYMAKAMLIK ve İL KÜLTÜR MÜDÜRLÜĞÜ GİBİ RESMİ KURUMLARDIR. Nasıl bir insanla ilk karşılaştığınızda yıldız kaynaşması oluyorsa, yabancı olduğumuz bir şehirde, birkaç saat dolaşmak şehir ve insanları hakkında ön bilgiyi vermektedir.. Görünen köyün kılavuz istemediği gibi… İlk izlenimler çok önemlidir. Yabancı bir yerde insanları en mutlu eden şey, değişik bir kültür görmek ve yörenin lezzetini keşfetmektir yani halk kültürü ve gelenekselliktir. Derinden düşündüren gerçekse, yabancı kültürün, yöresellikle yer değiştirdiğidir. Kültürümüzü öğretmek için, şehrimize gelen yabancılara yol göstermek, ülkemize yapmamız gereken en insani vatandaşlık borcumuzdur. Eğer bir kültür çalışması yapmaya kalkarsanız kendi ülkenizde bile, kendinizi yabancı hissedecek ve inanılmaz şeylerle karşılaşacaksınız. Herşeyden bıkacaksınız. Pes, diyeceksiniz. Hatta hak etmediğiniz saçma hallere bile düşeceksiniz, buna öncelikle hazır olmak gerekir. Bizler kültürümüzü neden öğrenemedik. Harcanan bütçelerin çalışmalarını neden göremedik çünkü KÜLTÜR kırk yılda bir, bir yerde kurulmakla olmuyor, yaşadığı yerde devamlılık arz ederse, değer buluyor.
Kapısını çaldığınız kurum veya kişilerin birçoğu, kültürlerini tanıtmak, ellerinden geleni yapmak, kendilerini anlatmak yerine, gösteriş peşinde koşuyorlar. Eğer sizden faydalanamıyor, kendi reklamlarını yapamıyor veya hatırlı birisini tanımıyorsanız, asla yardımcı olmuyorlar. Gelişemiyor olmamızın en büyük sorunlarından birisi, paylaşma kültürümüzün yoksunluğundandır. Söylüyoruz ancak, yapmıyoruz veya yapar gibi görünüyoruz. Her şey para ve mevki… Paranız varsa alıp, önerdikleri kitapları okuyup çalışabilirsiniz, tabi oda doğru bir kaynaksa. Paranız yoksa, yandınız! En traji komiği de, daha önce konu hakkında maille iletişime geçilen kişi, mail okumayı bilmiyorsa, kurumsal web adreslerinden yapılan yazışmalar, spam olarak görüldüğü için başka bir kutuya düşüyorsa veya kurumsal maillerde sorun yaşandığı için kişisel mail veriliyorsa, muhatap olduğunuz kişi, şehre gittiğinde tayini çıkmış gitmiş oluyorsa, telefon ile iletişime geçtiğinizde saçma uzatmalar yüzünden görüşme imkansızlaşıyorsa, her şeyi sil baştan, her önünüze gelene anlatmaya çalışacaksınız demektir. Bu durumda da, topu herkes birbirine gönderecektir. Bu durumlar yorucu olduğu kadar, lüzumsuz, vakit kaybı. Hatta motivasyon düşürücü çalışmaların baş sebebidir. İstediğiniz kadar kendinizi anlatmaya çalışın, yetersiz kalırsınız. Hani bir söz var ya, karşınızdakinin anladığı kadarsınız.
Bizim gibi doğru bilgiye ihtiyacı olan araştırmacıların işini kolaylaştırmak için, şehre atanan yetkili kişiler, halkın içine inmeli ve kültürünü değiş tokuş yaparak çalışmalıdır. Tecrübelerini, düşüncelerini, önerilerini tek tek öğretici bir biçimde yazarak, yerel basında yayınlayarak bilgilendirmeli, daha sonra herkesin okuyabileceği şekle getirip, kütüphanelere koymalıdır. Şehir hakkında araştırma tezi yapmayanların terfileri, yapılmamalıdır. Kültür ancak böyle ortaya çıkabilir ayrıca herkesin katkısının olması inanılmaz bir zenginlik çıkarabilir. Kişi gidiyor, yaptıkları da, kendisiyle bitiyor. Yayında olan resmi web siteleri, silinip yeniden yazılıyor ve bir sürü emek boşa harcanmış, oluyor. Emeğe saygı kalmıyor yani yaşanmışlık yok sayılıyor. Oysa geçmiş ve gelecek arasındaki çalışmaları incelemek, yeni nesil gençliğin projelerine, ilham kaynağı olabilir. Bir başka sorunda yayın izni almak için yapılmış çalışmaların sahibini bulamıyorsunuz. Her insana ulaşmak için, kimliğe bağlı olarak resmi bir mail adresi mutlaka olmalıdır. En azından herkes mail açıp okumayı, mail yazmayı öğrenmelidir. Hangi alanda olursa olsun, yapılan çalışmalar halkın içinde yapılmadığı, halka sorulmadığı, sunulmadığı, talepler karşılanmadığı, kağıda dökülmediği, herkesin göreceği yere asılmadığı, doğru öğretilmediği takdirde, verimli olamazlar. Ancak birçok şehir, uzaklardan ayaklarına kadar gelen kültür araştırmacılarına, tek bir çalışma gösteremediği, birkaç sayfalık bir broşür veremediği gibi “Nerden geldin, niçin geldin, nereye gidiyorsun, aç mısın, tok musun, nerede kalacaksın, neler yaptın” diye sormuyorlar bile. İster istemez düşünüyor insan, bir sürü dernek, bir sürü vakıf, bir sürü yapıldığı söylenen projeler ancak görünmeyen çalışmalar, nerede diye! Buna en güzel örnek Ayder yaylalarıydı. Camlarda yapıldığı söylenen projeler, mutfaklarda yaşamıyordu.
Yabancı olduğunuz bir şehirde, kütüphaneleri ziyaret etmek, şehirdeki halk kültürü görmek, emek verilmiş çalışmalarla karşılaşmak, en duygusal andır. İnsani davranışlardan biride kimsesiz çocukları ziyaret etmektir. Buna ilave olarak sosyal sorumluluk projelerinin sürdürülebilirliğini görmek mutluluk vericidir. Türkiye de yemekte önde gelen İllerimizden birçoğunun kütüphanelerine gidin, şaşıracaksınız, şoke olacaksınız. Çünkü o yöreye ait tek bir yemek kitabı bulamadığınız gibi, bulduklarınızdan birçoğu, sizleri hayal kırıklığına uğratacaktır. ÖNCELİKLE ŞUNU BİLMEK GEREKİR Kİ, HER YEMEK KİTABI, YÖRESEL REHBER KABUL EDİLEMEZ. Herkes, her şeyi yazmamalı. En azından biraz kural olmalı. Mesela zeytinyağlı yemek, riviera ile yapılmamalı. Tarif yazarken nar ekşisiyle, nar ekşisi sosunu ayırt edebilmek gerekli. Yemekleri lezzetlendirmek için yapay tatlandırıcılar önerilmemeli. Margarin veya katkılara, kitaplarda yer verilmemeli. Buna örnek Malatya Valiliğinin çıkardığı kitaptır. Yufka açan köy kadınının açma tahtasının yanında, koskoca margarin tenekesinin reklamını dikkatsizce resimlemişler, bu durum köy gibi yerde margarin tenekesinin ne işi var diye düşündürüyor. Yanlış birçok yazı, resim, gibi hafife alınan şeyler, yeni öğrenenler için doğru zannedilebilir ve kültürün yanlış öğrenilmesine sebep olabilir.
Mesela öğrencilikte başladığımız araştırmalarımızda, Türkiye’nin lezzet haritasını Ankara Ticaret Odası çalışmış ve kurumsal bir sayfada yayınlamıştı. Yemek ismiyle, yemek yapılamıyor maalesef. Lezzet haritasında yazılanların birçoğunu bulamamıştık. Aradık kim yazmış diye, bilinmiyor. Yazarken öğretici şekli çalışmalıyız. Liste elinizde gidiyorsunuz Elazığ’a, yöresel kitaplarda margarin kullanılmış tariflerle karşılaşıyorsunuz. Kitabı onaylayanlara bakıyorsunuz, hepsi şehrin en üst düzey makamlarından oluşmuş, bir kültür kurultayı. Katkılara bilmeden destek vererek, kişiler vebal alanlardır. MARGARİNLERLE ÇALIŞIP YÖRESEL YEMEK KİTABI HAZIRLAYANLAR, BU ÜLKENİN KÜLTÜRÜNDEN HABERDAR OLMAYAN, KÜLTÜRÜ BALTALAYANLAR, bu ülkenin insanına faydası dokunmayanlardır. Kültürü ortalıkta gezen bilgilerle yazanlar, yazdıklarını yapamayanlar, kendilerini yormadan başkasının çalışmalarını kullananlar, ellerini ceplerine sokmadan her masrafı devlete ödettirenler, bazı değersiz bilgileri, bilgiymiş gibi parayla satarak, rahat yatanlar, görevleri ne olursa olsun. hiçbir şekilde kültürümüzü temsil edemezler ve kültür elçisi olamazlar.
Diğer bir örnekte olarak yemekleriyle ünlü Yalvaç yöresel yemek kitabını gösterebiliriz. Sağ olsunlar talep ettiğimiz anda yemek kitabımız gelmiştir ancak Belediye tarafından bize gönderilen yemek kitabı ile daha önce bir Prof. hanım efendiden aldığımız kitap farklıydı. Hanım efendinin ismi silerek ve geleneksel hasır yakma törenleri gibi gelenekler kaldırılarak, yerine farklı şeyler yazılmıştı. Üstelik yeni kitap büyük bir alışveriş merkezinin reklam destekleriyle basılmıştı. Bir yörenin kitap basması için yabancı kültür sponsorlarına ihtiyacı asla yoktur. Yapamıyorlarsa halktan bir TL toplayabilir, bir kesmes düzenlenebilseydi daha etik bir oluşum ile o yörenin bir iş adamından destek istenebilirdi. Dün başkaydı, bugün böyle olamaz.
Yazar değişebilir, kültür değiştirilemez. Neyse o.
Birde kültürümüzü yok sayan işletmeler mevcuttur.
Siz yöresel tarzda işletme kurup, önüne kocaman bir macaron tabelası asamazsınız.
Kültür cafesi istemiştik ancak menüsü bizlere sorulmadı, s ıradandı.
Bir işletmenin herkese hitap etmesi diye bir durumu ol/a/maz. Lokanta mı? Cafe mi, Bistro cafe mi? Türk mutfak kültürü mü? Yabancı mı? Hangisi?
Aksaray iline bağlı yol kenarlarındaki Ağaçlı tesislerde, makaron tanıtımı tabelası, yabancı turistlere kültürümüzü tanıtmanın en kötü şeklidir. Turistlerin görmek istediği şey bizim yöresel yemek kültürümüzdür. İtalya’ya veya Fransa’ya gidip, kebap ısmarlamak gibi düşünün. Kim başka şehre gidip her zaman yediğini yer ki. Çok yakın civarlarda testi yapımı, kebabı ve güveci yapıldığı halde, bu kadar muhteşem lezzetin içinde, oraya resmedecek bir lezzetimiz kalmamışsa, vay halimize… Sultan Ahmet’te de gözleme yapılan bazı işletmeler aynı konumdadır. Gözleme yapılan yerlerin tabelasında Pancake yazıyor. Gözleme eşsiz lezzette, geleneklerimizin en önemli kültürüdür ve gözleme açarak tabelaya pancake yazamazsınız. Pancake, tavaya dökülen krep tarzı bir üründür ayrıca meşhur akçaağaç şurubu yada reçel ile yenmektedir. Eminönü’ne doğru indiğimizde çok eski işletmelerin camlarında yerli kültürümüzle yabancı kültürü karıştıran, utandıran manzaralara rastlarsınız. Lokumcuya veya şekerciye soufle koyamazsınız. Hatta şimdilerde unlu otantik paketlerde unlu mamüller bile var. Koyarsanız kültürden ayrılıp yabancılaşırsınız.
Kendi kültürü ile ilgisi olamayan insan, ülkesinin yabancısıdır. Ludwing Tieck
GAZİANTEP-AYINTAB; Yemek kültüründe en önde olduğu söylenen Gaziantep ve Hatay, gitmek ve görmek istediğim iki yerdi ancak, kültürlerine tamamen yabancıydım. Gaziantep'te fıstık festivali vardı ve Belediyeye telefon açarak yöresel yemek çalışmalarıma yardımcı olmalarını istedim. Tek bir gün bile yeterdi. Gaziantep Belediyesi olumlu yada olumsuz geri arama gereği bile duymamıştı. Festivali kaçırsam da, o gün yola çıkmıştım. Gaziantep'e gittiğimde Belediyenin karşısında durup muhteşem görselliklerine sadece bakındım durdum. Bir kişiyi misafirler edememişlerdi. Belediyenin karşısında bulunan Valiliğe giderek, güvenli bir şekilde ücretini ödeyerek kalabileceğim, çalışma yapabileceğim bir yer sordum, yok dediler. Hiç bilmediğim bir şehirde bir rehber bulamadığım anda, valilikte çalışan yüreği kocaman bir kadın, peşimden koşarak geldi ve “Taa uzaklardan bizim için gelmişsin, evim müsait, kaç gün istersen gel benimle kal,”diyerek, Gaziantep’li olmadığını ancak yıllarca yaşadığını söyleyerek, dili döndüğünce çalışma yapabileceğim yerleri tarif etti ve birkaç cümle ile işimi gördü. İlk gittiğim yer, yemekleri dillere destan Gaziantep kütüphanesiydi ancak,çalışacak yemek kitabı yoktu. Gaziantep kütüphanesindeki yetkili bey, “Bir kitap var ama, gidiş geliş üç saati alır” dedi. Yani Gamek yemek kitabından bahsettiğini anlamıştım ve üzgün olduğunu söyledi. Ancak beş dakikalık sohbetten sonra lâubali davranmaya başladı. “Yanlış anlamayın da benim üfleme yeteneğim var, elinizi uzatırsanız okuyup üfleyeceğim” dedi ve ısrarla elimi istedi. Akıllı mı, deli mi olduğunu çözemediğim bu kütüphane sorumlusundan, zor kurtulmuştum. Oysa ki Gaziantep Büyükşehir Belediyesinin özenerek bastırdığı Gamek yöresel yemek kitabı benim kütüphanemde vardı. Belki bir şeyler öğrenebilirim diye Gamek yemek kitabını veren ve beni gastronomi fuarında, Antep’e davet eden, boynu bol madalyalı şefi aradığımda, yardımcı olamayacağını söyledi. Bilmediğiniz bir şehirde kendi imkanlarımız yada imkansızlıklarımızla, zamanın içine sığdırmaya çalıştığımız yöresel yemek çalışmalarımızın bazı üzücü karşılaşmalar olsa da, bize kendi başımıza çalışma yapabileceğimizi gösterdi. Yöresel kültür görebileceğinizi zannettiğiniz birçok şehirden, eliniz boş dönebilirsiniz. En üzücü olanı da kaymaklı katmerdi. Yöresinde gördüğüm kaymaklı katmer, yöresel yapımdan tamamen uzaktı ve folyo içinde sağlıksız pişirilmekteydi. Dünya mutfağında staj yaparken, kaymaklı katmeri bana yaptırıyorlardı ancak hazır yufkadan yapıldığından geleneksel değildi. . Kaymaklı katmerin hakikisini Gaziantep'te yapmak ve tatmak istediğimde, bana süt kaymağından isterseniz şu kadar para, (süt ve irmikle pişirilen, şöbiyet baklavasında da kullanılan kaymak muhallebiydi.) hakiki kaymaktan isterseniz iki misli para, diye pazarlık yapmışlardı. Kendi kendime protesto ettiğim kaymaklı katmeri, yememiştim. Yani tüketen insanların bir çoğu, içinde gerçek kaymak var zannediyorlardı.
Gaziantep'te yemekle ilgili duyduğum inanılmaz şey beni çok üzdü. Şehrin en merkezi yerindeki turist ağırlayan mutfakta yuvalamayı sorduğumda gülerek anlatmıştı. Kuşaktan kuşağa çok önemli işletmeler çalıştıran, tanınmış ve güvenilir bir aşçının aşçı oğlundan yuvalama hakkında bilgi alırken, zengin ve fakir yuvalama yemeğinden bahsetti. Eğer zengin ve tanınmış kişi işletmeye gelirse, yuvalamanın kıymalısından, fakir kişi geldiğinde ise, yavan yuvalamadan yemek yapıldığını öğrendiğimde, şaşkına döndüm. "Peki aralarında fiyat farkı var mı "dedim. “Yok dedi”. Bu davranış beni oldukça yaraladı ve yoksul halk için daha çok çalışmaya itti. Gaziantep'e girerken çok mutsuzdum aynı mutsuzlukla şehirden ayrılırken, çalışmam oldukça verimsiz geçmişti. Valilikte çalışan gönlü büyük kültür elçisine, bir günlük misafirlikten sonra teşekkür ettim ve daha sonra kendilerini evimde misafir olarak ağırladım.
ANTAKYA-HATAY Yine öğrencilik devam ederken, Valilik ve İl Kültür Müdürlüğüne mail çekerek yemek festivalleri ve kültürlerini öğrenebilmek için kalacak yer istediğim ancak, tek bir kişiye, bile yer olmadığını bana ilettiklerinde, ümidimi kestiğim yerdi. Antakya-Hatay kültürünü tanımak için fuarda kartlarını aldığım İstanbul Fatih ve Güneşlide bulunan Antakya mutfaklarını aramaya koyuldum. Davet ettikleri halde onlarda aradığımda geri dönmeyenlerdendi. Yabancı mutfakta staj yapıyordum ve İstanbul’da bulunan Anadolu ve Osmanlı mutfaklarını dolaşıp, saray soğanlı yumurtasını öğrenmeye çalışıyordum. İstanbul’da Galata kulesinde bulunan Anadolu mutfağında, çalıştığım şef, Hatay Valilik yada İl Kültür Müdürlüğünden beş adet uçak bileti ile konaklamak için yer tahsis edildiğini söyledi. "İstersen bizimle gelebilirsin ”dediğinde şoke olmuştum. Antakya- Gaziantep gibi yemek kültürü önde olan illerde yöresel çalışma yapmak için, yer dileniyorduk. Sadece gezmek yada vakit geçirmek için devlete ödettirdikleri biletlerle sefa yapanların olduğunu öğrenmek, benim çalışmalarıma da daha büyük darbe vurdu.İmkanların suistimal yapılması doğru bir davranış değildi. O gün, gözyaşlarımla Karaköy deniz sahilindeki martılarla konuşarak, Bebek yokuşuna kadar yürümüş, kızgınlığımı adımlarımdan almıştım. Bölgesel çalışmaktan o gün vazgeçtim. Yöresel çalışmak çok meşakkatli olduğundan başka bir yol izlemeye karar verdim. Yöreler yerine, yemekleri alt alta çalışmaya karar verdim. Araştırma, geliştirme, arşivlemeyi sürdürerek sonrasında okullaşmak istemem, kültürümüzü öğrenmenin zorluğundandı. Bir öğrencinin kendi kültürünü çok paralar harcayıp tanıma ve birçok yazarın kitabını satın alarak öğrenme, imkanı kesinlikle olamazdı. Her gittiğim kapı falanca yada filancanın kitabını öneriyordu. Tabi ki Antakya'ya gidemedim. Antakya’yı çalışmalarımın içinden elemiştim ve gitmeyi de düşünmüyordum ta ki, öğrenciliğimin bittiği yıl, İstanbul Feshane’de Hatay fuarında tanıştığım insanlarla karşılaşana kadar.
Bu zaman zarfında birçok fuara katılmış, okulu bitirmiş, ilk stajyerleri olduğum ve New york, İtalya' da şubeleri olan önemli bir İtalyan mutfağında, makarna, salata, pizza, et, balık, ekmek, tatlı ve sos bölümlerinde staj yapmıştım. İtalyan mutfağında öğreneceğim herşey tükenince, geri kalan stajımı da elit yerlerde birçok şubesi bulunun Dünya mutfağı pasta bölümüne geçmiştim ve artık farklı kültür görebileceğim yabancı, yerli mutfaklarda çalışmalarımı sürdürerek birçok şeyi farklı gözlemlemeye başlamıştım. Hatta gittiğim yerlerden topladığım, önemli zannettiğim birçok tanınmış işletmenin katkı dolu tarif ve tanıtımlarını, çeyiz sandığımda önemli zannedip sakladıktan sonra, çöpe atmıştım Yolumu çizmiştim. Birçok işletmenin sağlıksız ve katkı maddeleriyle çalıştığını öğrendiğimden artık özenmiyor ve merak etmiyorum. Hep soruyorlardı “Neden öğreniyorsun, işletmemi açacaksın” diye. Her seferinde “Hayır” desem de inanmıyorlardı. Gördüğüm kadarıyla, Türkiye içinde en sağlıklı çalışmayı yürüten ve insan sağlığı için çıkarsız çalışan, birkaç kişiden biriymişim.
Küsmek yoktu öğrenme de, Türkiye'nin taşı yastığım, toprakları yatağım, o toprakta biten yapraklarda yemeğim olmalı diyerek davet edildiğim Antakya'nın tozlu yollarında buldum kendimi. Antakya'ya ilk girdiğimde birçok kültürün özleştirdiği gülümseyen sıcak insanlarla karşılaştım Her zamanki gibi kütüphaneyi ziyaret ettim ve daha büyük şoka girdim. Kütüphanede birkaç adet alâkasız yemek kitabı vardı ve hele biri vardı ki, bizim okuldaki bir öğretmenimizin çıkarmış olduğu salata kitabıydı. Hocamızla iki yıl boyunca beraberdik ve kitabın çıkardığından haberim yoktu ve kitabıyla ilk kez karşılaşıyordum. Öğrenciliğimizde yapmış olduğumuz yemeklerin resimlerini mailine isterdi ve yeğeninin stajında kullanacağını söylerdi. Bir çoğu toplama olarak derlenmiş ve en sağlıklı salatalar diye çıkardığı kitabını Bakanlığımızın kütüphanelerine bile satmıştı.Nasıl bir yalanla karşı karşıya olduğumu o zamanlar sezinlemiş ve okulda akıllı bir arkadaşımla da paylaşmıştım ama karşı karşıya olduğum şey, basitlikti hatta beni değil Türkiye’yi aldatan bir basitlikti. Haftada üç gün ders verip iki bin TL yi cebine indiren, işletmelerdeki düzeni bilmeyen, devletimizin modüllerinin içeriğini bile doğru dürüst okuyamayan, staj yaparken devamlı tarif isteyen bir tavrı olduğu için staj öğretmenim olmasını istememiştim. Staj yaptığımız yere kontrol için staj öğretmenimle birlikte geldiğin de, şefimin yanında cincerman kukilerinin tarifini sesli istemişti de, utanmıştım. Türkiye’nin en önemli kültürüne sahip Antakya kütüphanesinde öğretmenimin kitabı karşılaşmam düşündüren bir gerçekti. Kendisi aydınlık yüzü ile kalbimizde taht kurmuş bir öğretmendi ancak saklı gizli iş çevirmesinin doğru bir yaklaşım olmadığını anlamıştım. Öğretmenimiz bize kitap çıkartacağını söyleseydi tüm gayretimizle çalışıp ona istediği kitabı hazırlayacak kapasiteye sahiptik ve hazırlayabilirdik. Aramızda şöyle bir konuşma geçmişti kendisi de iyi hatırlar. İtalyan mutfağında staj yaptığım dönemde televizyonda paylaşacağını söyleyerek İtalyan salata tarifi istemişti. Ancak benim staj yaptığım mutfak önemli menüsü bulunan mutfaktı. İşletme müdürümüz tarif vermeye çok karşıydı ve ayda on beş bin$ maaş alan şefin, sırf tarif verdi için işletmeden atıldığını, ilk stajyerleri olduğumu, staj yaparken tarifleri paylaşmamam gerektiğini ancak stajım bittikten sonra istersem gazetelere yazabileceğimi söylediğinden, işletmeme karşı verilmiş bir sözüm vardı.Bu sebepten dolayı basit bir salata tarif edebilirim demiştim ve sormuştum "Tartar sosunu biliyor musunuz öğretmenim" “Evet” demişti ki, tartar sos zahmetli bir sostur. Salatayı tarif ettikten sonra bana tartar sosunu sormuştu :) Elbette ki insan herşeyi bilmeyebilir ancak, biliyormuş gibi yapmak bir öğretmene yakışmaz. Yinede öğretmenim olduğundan saygıyla anıyorum. Türkiye’de Antakya-Hatay’a daha önce gitmediğim için bin pişman olduğum, hayata bakış açımı tamamen değiştiren, tek yerdir. En insani, en verimli çalışmalarım Antakya'da halkın arasında geçmiştir. Samandağ, Harbiye, Altınözü ve köylerinde birçok çalışmam olmuştur. Yemekle hiç ilgisi olmayan bazı arkadaşlarımın engin bilgilerinden, oldukça faydalanmışımdır. Orada bulunduğun dönemde Valilik ve İl Kültür Müdürlüğü’ne uğrayarak, onlara küs olduğumu söylemiştim ancak kimsenin benden haberi yoktu ve benim öğrenciliğimdeki Vali değişmişti. Yani açtığınız telefon, attığınız bir mail, bilgisayarın karşısında oturan kişinin vicdanına, insiyatifine kalmış. Keyfi davranışlarla harcanmış olabiliyormuşuz. Eğer birşeyi istiyorsanız tekrar, tekrar deneyin, küsmeye değmezmiş. Antakya'da hayran olunacak en güzel kültür, Kasap fırın ve Pişirme evleriydi. Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir yemek kültürüne sahip Antakya-Hatay, muhteşem bir yer. Gidin, görün, yaşayın ve kaynaşın. Antakya’yı anlatmak için destan yazmak gereklidir, Alevi geleneğinde bilhassa Gadirhum bayramlarının baş yemeği Hirisi, yapım ve sunumuna kadar tamamen bir kültür ve tadına doyum olmaz bir yemektir. Antakya yemek kitabında bu muhteşem inanç, kültürü yok sayarak Aşur yemeğinin yanında, Hirisi yazmaması, bir yanlışlıktan öte, oradaki kültürü yok saymaktır. Bunları anlamak için Antakya tozuyla yoğrulmak gerekir. Çeşitli kültürlerin kardeşçe yaşadığı yerde bir sürü ailem oldu. Emeği geçen herkese, o güzel cömert insanlara, tüm halkına, arkadaşlarımıza, Derneğimize zeytinyağını öğreterek katkıda bulunan üyemize ve Derneğimize Zeytinyağı fabrikasının üzerinde yapacağı arşiv yeri sözü aldığımız muhteşem yürekli biri. Tek tek teşekkürler. Antakya'dan dönerken elim boş dönmemiştim. Anneler gününde tanıdığım Çocuk Esirgemeden bir kızım bile olmuştu. Kızımızın düğününü yapmak, bize kısmet oldu.
Gaziantep kültürüyle karşılaştırmada biraz benzerlik görülse de, Antakya gerçekten önde. Bir konuda söylemeden geçemeyeceğim birşey daha var. Bunlar sadece yöresel değil Tüm Türkiye için geçerlidir. Bazı konularda yörenin adı geçtiğinde sahtekarlığı elden bırakmayanlara rastlayabilirsiniz. Antakya zeytin, zeytinyağı, nar ekşisi, defne yağı, sabun, salça künefe gibi ürünlerde önde bilginiz olsun ancak bunların hileleri de ileri derecede. Aşikar satıyorlar, isteyen görebilir. Zeytinyağını pamuk yağıyla birçok köyde karıştırıyorlar. Hatta nar ekşisi istediğinizde sahtesini mi, hakikisini mi verelim diyorlar. Sahte dedikleri, nar ekşisinin sosudur veya karıştırılmışıdır, nar ekşisi değildir. Antakya'da limon yerine, limon aroması kullanmaları, narenciye cennetine elbette yakışmıyor. Mersin ve Adana, Bodrum’da aynı durumda. Künefeleri yöresel kültürlerinde baş tacı fakat, büyük çoğunluğu margarinsel yağ ile çalışıyorlar. Künefeyi, dedelerine ninelerine sormalı, margarinle mi yapıyorlarmış? Tereyağlı dendiğinde tereyağıyla yapılmalıdır. Künefedeki başka bir tehlikede, künefenin içine konulan peynirlerde. Künefenin maliyetini ucuza çekmek için, bazı vicdansızlar iade peynirlerden künefe peyniri yaptırıp, başka şehirlere göndererek, halkın sağlığı ile oynuyorlar. Harbiye gibi güzel yerde ise, doğayı kirleten atıklar, çevreyi kirleten içki ve hazır dondurma reklamları, görüntü kirliliğinin kanıtıydı.
ARTVİN, Hatay ve Dersim gibi, en özgür illerden biri olduğu gibi, yeşilin her tonunu görebileceğiniz, yokuşlarıyla cana yakın insanlarıyla ünlüdür. Artvin çalışmalarımızda doğalarına aşık olan halk, komşuya çaya gider gibi, eyleme gidip, geliyorlar. Artvin’e katkıları oldukça fazla olan sevilen kişiler, Artvin Engelliler Derneği ve Engelliler Spor Derneğinin sayesinde birçok çalışma yaptığımız gibi, Eski Orman Bölge müdürü Toprak amcanın halka ve bizlere oldukça yenilikçi faydası olmuştur. Sayelerinde Mutfak Tasarrufu Seminerini ilk olarak başlattığımız, ilk model çalışmalarımızı yaptığımız ildir. Artvin’den çıkarken artı olarak İşaret dili eğitimi, Kadın kooperatif eğitimi, Eterik yağ eğitimi, Mantarcılık eğitimi, Proje yazma eğitimi gibi donanım kazanarak, eğitimli şehirden, daha da eğitimli olarak çıkmıştık Artvin’de neredeyse okulumuzu kuruyorduk. Okul hazırdı ancak, yörenin ulaşım şartları yüzünden dolayı, biz hazır değildik. Yemek sektörüne fark getirmek ve çalışkan kadınlarını gün yüzüne çıkartan projelerden sonra, Kadın kooperatifinin kurduğu yöresel mutfakları halen çalışmaktadır. En çok etkilendiğim yemeklerinden Kara Lahana Böreği, kara lahananın filizleri kar içinden toplanır, haşlandıktan sonra tepsiye kat kat serilir, aralarına bol sarımsalı dövülmüş tereyağı ve dövülmüş cevizli pul biber serpilerek, kare kesilir. Üzerine limon dilimleriyle fırınlanan farklı bir sebze böreği çeşididir. Beyaz bir tabakta bir kare lahana böreğini, kurumuş domateslerle sunmak, lezzet ötesiydi.
DERSİM, Artvin’e benzerliğiyle dikkat çekiyor. Şehre gelen herkesin rahat edebileceği, o muhteşem Munzur suyu ile yeşilin bütünleştiği bakir illerimizden biridir. Eğer yolunuz Dersime düşerse asla sokakta kalmazsınız. Ne kadar güzel olursanız olun, kimse size laf atmaz. Hem yatacak yer, hem karnınızı doyurmak için ne varsa önünüze koyarlar. Dersim yöresel yemeklerinden niyaz ve yağlı ekmeği yaptıktan sonra Cem evinde kültürel sunumunu, yaşamak gerekir. Ovacık, Gözelerde hafta sonları kesilen adakların şenlik içinde yenmesi, ziyaretlerde yakılan mumlar, dilenen dilekler, dağıtılan aşureler, görülmeye değer dir. Göbelek mantarı, Gulik, Kenger hayatınızda tatmadığımız lezzetlerdendi. Işgın Van, Erzincan,Muş gibi illerde olduğu gibi, Dersimin en sevdiği yiyeceklerdi. Şehir için marka olabilecek kadar iddialı bir sebzeydi. Yapıp Vali beye sunmuştuk. Şirekut ve Zerefet, gibi çok zor yemekleri, annesinin mezrasındaki evinde arşivlememiz için öğreten kişi, hiçbir geliri olmayan, zengin gönlüyle kültürüne katkıda bulunmaya çalışan, valilikten yardım alan, Özürlüler Derneği ziyaretimizde tesadüfen karşılaştığımız kişiydi. Dersimden ayrılırken ismimin yanına Can, eklenmişti. Can ,isminin anlamı gerçekten değerliydi.
URFA çalışmalarımda gerçekten inanılmaz cana yakın insanlarla karşılanmıştım ve Urfa Belediyesine binlerce teşekkürler. Gittiğimiz İllerde en güvenilir yerler resmi kurumlar olduğundan Urfa bu konuda inanılmaz misafirpervermiş, orada öğrendim. Hatta sizinle paylaşmak istediğim birşey var ki, Urfa dışında hangi ilde bu kadar misafirperverlik var bilmiyorum.. Maçları varmış ve şehirde kalacak yer kalmamış. insanlar Belediyeye gidip müracaatta bulunmuşlar ve maç için Urfa'ya gelen misafirleri evlerine on'ar yirmi'şer kişi alıp götürüp misafir etmişler. Bu kadar yüreklilik, bu nasıl misafirperverlik, bu nasıl cana yakınlık, şaşırmıştım. Çalışmalarım gerçekten çok güzel geçmişti ve sıra gecelerinin unutulmaz çiğ köftesini şefim, kebabın her türlüsünü kebap usta, başından sonuna kadar öğretmiş ve ikramda bulunmuşlardı. İsot ise gerçekten ısı ve ot, tadı bir destandı. Kütüphanelerinde gerçek anlamda yöresel kitaplar vardı ve okumaya doyamadım...Kültürümüzün tanıtımı hakkında çok üzüldüğüm başka bir şeyi paylaşmalıyım...Urfa İl Kültür Müdürlüğüne uğrayıp uzaktan geldiğimi bildirerek Urfa yöresel yemek kitabını istemiştim. Gayet insani bir şekilde çıkartıp verdiler, çok teşekkürler. Öğrenciliğimde maillerimi önemsemeyen birçok resmi kurum okumamış veya cevap vermemiş olduğundan, yollara düşmüştüm. Benim için çok kıymetli kitaplardı. O gece kaldığım otelin şefinden kitaba beraber bakıp tarifleri anlatmasını rica ettim ve şef incecikte olsa kitabı görünce, “Bu kitabı illa bana ver” diye tutturdu. Dedim ki "Ben bu kitap için kalkıp çok uzaklardan geliyorum, il Kültür Müdürlüğünde var, gidip alabilirsin" dedim ve "Bana vermezler" dedi. "Verirler"dedim. "Gel istersen, vermezler" dedi. Meğer doğru söylüyormuş. Kendi memleketinin insanlarına hayretler içinde bakındığı yöresel yemek kitabını vermemek için, bin bir bahane üretiyorlardı. Kitap büyük ihtimal Kültür Bakanlığımızın bütçesi ile basılmıştı ve kendi yörelerinde yöresel yemekler yapan şefler, kendi kültürlerinden habersiz çalışıyorlardı. Mecburen beraber gitmek zorunda kalmıştık. Belediye binasında bulunan müdürlükteki odasında sigaradan duman altı olmuş yetkili müdür, beni birgün önceden hatırladı ve memnuniyetsiz bir şekilde, “Son kitaptı. dedi ve şefe uzattı. Bu kendi ülkemizdeki yiyecek içecek sektöründe çalışan insanlara yapılan gerçekten çok bir büyük haksızlıktır. Dışarıdan gelene kapılar sonuna kadar açık, kendi insanlarına tüm kapılar kapalıymış, öğrenmiş oldum. Bu kendi halkımıza haksızca yapılan yanlış bir yaklaşım tarzıdır. Deneyin isterseniz... Türkiye'nin bir ilinden diğer İllere mail geçin ve yöresel yemek bilgisi yada döküman isteyin. Birde yurt dışından bilgi isteyin. Sadece deneyin göreceksiniz ki,kendi insanlarımıza ne kadar yardımcı olunuyor.
ADANA, Adana Belediyesi yöresel halk kültürünü öğrenmek istediğimizde, hiç soru sormadan kültürlerini anlatan kalın bir kitabı göndermişti. Bu davranışından dolayı Adana Büyükşehir Belediyesine Teşekkürler.
ADIYAMAN-BESNİ. Kendi kültürlerini öğretmek için yarışan, Besni kültür elçilerine ve ailelerine tek tek, teşekkürler. O dönemin 2010- Besni Belediyesi benimle ilgilenmemişti ancak bana kapılarını açan, pekmez, pestil, kırma ve cevizli sucuk gibi yöresel çalışmalarımda yardımcı olan kişiler, tekel eyleminde yöresel yemek sorduğum, tesadüfen tanıştığım kişilerdi. Besni'de ücretsiz yemek pişiren kara fırınları ilk kez görmüştüm. Sabah teneke üzerinde kara fırına gönderdikleri soğan, domates biber közü ile yer sofrasında tırnak pide ve ayranla yemeleri damağımda hiç bilmediğim bir lezzet uyandırdı. O gün soğanla aşkım başladı. Besni, Teneke kebabının ana vatanıdır. Fıstığın ana merkezinin Gaziantep değil de, Tut ilçesinin fıstık ve dut diyarı olduğunu bilmiyordum. Hatta çiftçileriyle çok güzel çalışmalar yapan Tut Ziraat Odasındaki bir fıstık tüccarlarından, Toplum Geliştirme Derneği için fıstık ağacı dikecekleri sözü bile almıştım. Adıyaman Besni’de daha ilkokul öğrencisi küçük kızın yaptığı koruk üzüm tatlısı, unutamadığım bir tattı ve birkaç yemek daha yapmak için, annesine direnip ağlamıştı. Küçük kültür elçimiz, sıcak pestil yeme geleneğini göstererek, yöresini anlatmıştı.
TRABZON; Tamamı olan ekşi maya ekmeği çalışamayınca, dolaşırken ufak bir yerde tanıştığımız gerçek ekşi mayalı ekmek, Gümüşhane Kürtün ilçesi Araköy’de yapılmaktaydı. Köydeki kültür elçilerimiz sayesinde gördüğümüz Fırın Evler, tam bir kültür yeriydi. Aynı evin içinde yıllarca yaşamış insanların, diğer odalarında fırın kurup ekmek yapmaları, daha sonra develere yükleyip yaylalarda satmaları, işi kuran sonrasında çocuklarına bırakanların kadın olması, oldukça etkileyiciydi. O fırın işletme evler, halen kilitli olarak durmaktadır.
BİNGÖL çalışmalarımızda Ankara fuarında bizi davet eden Belediye Başkanına defalarca telefon açtığımız hald,e geri dönmedi. Şehre girdiğimizde Başkanın çok yoğun olduğu, şehirde olmadığı söylendi.Bingöl Genç Belediye Başkanını aradığımızda, Başkan tam beş dakika birini göndererek, Bingöl’ün içinden bizi belediyeye aldırdı ve kendisi Ankara’da olduğu halde, Belediyede herkesi seferber etti. Arkadaşlar oldukça yürekli misafirperverlik gösterdiler. Kendi köylerinde, evlerinde birçok şey öğrettiler. Teşekkürler. Anladık ki Genç, ilçe olduğu halde Bingöl’e değerdi. Bir gece öncesinde Bingöl Belediye başkanının kaldığımız evde olduğunu söylemeleri, onların yapamadıklarını yapmanın göstergesiydi. Bu işler nasip işiydi, herkes nasiplenemezdi. Mezralardan dönerken, içimizi yakan tarihte yaşanan acılarla yemek çalışmak, oldukça hüzün vericiydi.
MALATYA çalışmalarımızda bizlere eşlik eden kişi, köyde oturan gerçek bir kültür elçisiydi. Yemek yapmayı oldukça çok seven. atıl bir yeri muhteşem bir hale getiren ve kadınlarla Dernek kuran, başarılı bir kadın girişimciydi. Beş kuruş parası olmadığı halde kültürünü öğretmek için elinden gelen her şeyi yaptı. En çok etkilendiğimiz kültürlerinden biri Polat köftesiydi. Polat köyünde bayramlarda köfte yapılmayan ev olmazmış, en fakiri bile bakır leğenini satar köfte yapar, gelene gidene ikram edermiş.
ELAZIĞ, Yemekte önde olduğu söylenen ancak kapalı açık neredeyse tüm mekanlarda sigara içildiğinden nefes alamadığım bir şehirdi. Hatta alışveriş çarşılarının tuvaletlerinde vapur gibi sigara içmek oldukça normaldi. Harput sigara çöpleriyle doluydu. Elazığ yöresinde Belediye Başkan yardımcısı beyefendi, bizi gerçek bir yöresel mutfağa götürdü. Orada ilk kez, bir salkımda dört kilo gelen ağın üzümüyle karşılaştık. Sahibinden, ustasına herkes elinden geleni yaptı. Fırın kültüründe birçok yemeğin pişirilmesi harika bir gelenekti. Bir fırına girdiğimizde, birkaç saat çalıştığımızda görebileceğimiz birçok şeyi görmüştük. Kasap, güveç ise, orada bir kültürdü ancak bazı kasaplar, poşetinde gelen sebzeleri yıkamadan direk doğruyordu. Hatta çalıştığımız kasabın çeşmesi yoktu. Antakya yöresinde de bu tehlikeyi kağıt kebabında gözlemlemiştik. Ancak evde hazırlanan güveçler hem güvenli, hem de oldukça sağlıklıydı. Yemeğin bir sevgi işi olduğunu, yaşı elliyi geçen bir kadın girişimcide görmüştük. Kendisi arşivimize Harput köftesini hediye etti. Elazığ çalışmalarımızda bize eşlik ve evinde misafir eden kültür elçisi hanım efendi, Elazığ, Ağrı-Patnos ve Van illerinde de yanımızda olmuştur. Ağrı Patnos aşiret kızı arkadaşımızın annesi, daha büyük değerdi. Çalışmalarımıza geçmişten bu güne kadar gelen önemli bilgiler ekledi. Patnos’da toprağın altına tuzlanarak konulan beyaz lahana önemli bir kültürdü ve o lahanadan sarılan sarma, yok böyle lezzet dedirtti.
ÇORUM ’a gitmeden incelediğim leblebi hakkındaki bir yazı, leblebi ile fındığı eşdeğer tutup enerji verici olduğunu okuyunca şaşmış kalmıştım. Leblebinin doğumu kolaylaştırdığı bir safsataydı çünkü leblebi, bir nohuttan ibaretti ve nihayetinde gazlı bir bakliyattı. Şehirde leblebicilerin durumu, leblebiyi çeşitlendirirken kullandıkları katkı maddeleri, dağınıklığı oldukça üzücüydü. Çok pahalı olmayan ve yurt dışında en çok istenen leblebi, yol kenarlarındaki konaklama yerinde neredeyse on misli pahalı satılmaktaydı. Leblebi ülkemizde Çorumla anılsa da nohutu farklı bir bölgeden geliyor ve başka yörelerde de yapılmaktaydı. Gördüğümüz kadarıyla bazı işletmelerin, son kuşaklarla dağınıklık ve hijyen olmayan ortamlar içinde devam ettirmeye çalıştıkları muhteşem kültürümüz, boynu bükük ve yetimdi… Leblebi ustamız gerçekten muhterem kişiydi ve eğrisi doğrusuyla her şeyi gösterdi. Çorum denince, İskilip’i anmadan geçmek olmaz. İskilip Belediyesinin katkılarıyla yöresel yemek kültürünü geleneksel olarak devam ettiren ustalar, Belediyenin katkılarıyla işlerinin başındalar. Kazanlar dolusu İskilip dolması, en çok etkilendiğim çalışmaydı. Duayen ustalarıma binlerce teşekkürler.
ERZURUM, havası gibi kendi soğuk Erzurum, bizleri hayal kırıklığına uğratan şehirlerdendi.Tarihi Erzurum evlerinde birkaç basit yemeği gösterememişler, içeriye girmek için para istenmesi, şevkimizi kırmıştı. Biz turist değildik, birkaç fotoğraf alıp ayrılacaktık. Erzurum’da gördüğümüz yemek manzaraları, yöresellikten uzaktı. Gelenekten ayrılıp,cağ kebabını asitli içeceklerle camlara yapıştıran, mısırı kültürümüzmüş gibi köşe başlarında satan, şehirdeki işletmelerin yabancı mutfak özentileri, bazı kadayıf dolmacılarının mısır şurubu ile çalışmalarından dolayı, şehri kendi içimizde protesto yaptıktan sonra, çalışma yapmamaya karar verdik. Eğer bir gün yolunuz Erzurum’a düşerse, dökük otellere yıldız verdiklerini, bazı otellerinde sizi turist gibi soymasına hazır olmalısınız. Yabancı kadınlardan temizlenememiş bazı oteller, pek emniyetli değiller. Sadece kadınların kaldığı pansiyona girildiğinde sigara içen erkekli kızlı gruplara rastlamıştık. İşletenlerin erkek olması, tuhaftı. Yıldız verilen otelin gecesi 60 TL idi. 45 liraya pazarlıkla anlaşırken kahvaltı vermeyeceklerini söylediler. “Ne yani bu paraya bir bardak çayla, bir lokma çeçil peyniri vermiyor musunuz? dediğimizde “Tamam, kahvaltı içinde” demişlerdi. Gece gelip otelden sabah ayrılırken, kahvaltının açık büfe olması, dikkatimizi çekmişti. Yani bir boğaz eksi olsa, onlar için kazançtı. Sıradan olan kahvaltıda çeçil peynirinin olmadığını sorduğumuzda, yemek için peynirciler çarşısını tarif etmişlerdi. Çalışmalarımızı hayvancılığın en çok yaygın olan Tortum’un muhteşem yaylalarında yapmaya karar vermiştik.. Geleneksel yapılan çeçil peyniri ve tel helva muhteşem ikiliydi ancak köylerde on üç litre sütten çıkardıkları 1 kg çeçil peynirini, 1 kg domatesle değiş tokuş yapmaları, oldukça üzücüydü. Şehirde yöresel ürünlerini müşterilerine tattırmayı ilke edinmiş olsalardı, köydeki tek çocuk Elif, eski elektrik süpürgesine ip bağlayıp, oyuncak diye çekmezdi. Şehirde peynirlerin 15-20-25 TL den satılması, halkın birbirini aldatmasından başka bir şey değildi.
Çalışmalarda fikir birliği ile iş birliği, oldukça büyük önem taşır. Ancak yabancı bir şehirde çalışmaların nasıl gideceğini kestiremediğimizden bazen çalışacak bir şey bulamadığımızda, kalmanın anlamı olmadığında, şehirde gidecek araba bulamamamız, mutsuzluk veriyordu. İzmir’in Konak ilçesinde park yeri bulamadığımızdan şehirden çıkmamız gibi, Batman’da yol yapımına denk geldiğimiz için valizle zorlandığımız ve bazı sebeplerden dolayı otelde yer bulamayıp, sokakta kalmamız gibi, Diyarbakır karpuz festivali 2014’de, göremediğimiz gibi ve şehirde yoğun olan gündemden dolayı, sur içinde ucuz otele iki misli fiyatı ödeyerek, ciğercilerin sabaha kadar rahatsız etmelerinden sonra, keşke sokakta yatsaydım dediğimiz oluyor ancak sabah sokakları dolaşırken, soksk satıcılarının sattığı enfes süt kaymağı her şeye unutturuyor ve her şeye rağmen karşılaştığımız bir yoksul, okuduğunuz bir yazı, gülümseyen bir yüz, DAİMA İLERİ DİYOR insana. Girdiğiniz her şehirde mutlu olunacak bir şeyler doğuyor ve insan olmanın yüreğiyle, bırakmak yok, bir şeyler ortaya çıkana kadar çalışmaya devam.
Bazı şehirlerde zaman çok kısıtlı ve kalmanın gereksiz olduğu durumlar nasıl oluşuyor, bakalım. Genellikle bir ilden, diğer ile geçmek, hem zaman, hem ekonomik açısından, daha uygun olmaktadır. Ağrı Patnos’tan dönerken, Elazığ otobüsüyle, muhteşem doğa manzara eşliğinde Muş’ Malazgirt’ten geçtik. Malazgirt yemyeşildi ancak vakit kaybetmemek için, inmedik. Gitmek istediğimiz yer Muş ve Varto yöresiydi ancak Varto’nun yolu o günlerde kapalıydı. Muş yöresel yemeklerini istediğimiz kurum, daha önce bize sadece word dosyasına not olarak yazılmış yemekler, mail yoluyla göndermişlerdi ancak notla yemek öğrenilmeyeceği için, yerinde görmek en güzeliydi. Muş kültürünü öğrenebileceğim resmi kurumun önünde indim ancak, sabah dokuz gibi bindiğimiz otobüs, tam öğlen mesai tatilinde şehre gelmişti. Yetkiliyi arayıp durumumuzu izah ettiğimizde, mesai saati başlayınca geleceğini söyleyince, bir buçuk saatin oldukça zaman kaybı olduğunu düşündüğümden, oradan çıktım çünkü böyle başlayan işlerden, bir çalışma çıkmazdı. Ancak orada bulunan bir memur arkadaş yardımcı olmak için elinden geleni yapmıştı. Gün içinde çabucak çalışıp Muş’tan Dersim’e doğru yol alacaktım ve son araba beşteydi, yerimi ayırtarak işime koyuldum. Muş’un içi, iki caddeden oluşmaktadır, biri, yukarı doğru çıkıyorsun, diğeri, arka sokaktan caddeyi aşağı iniyorsun. Yemek listesinde Muş köftesi, cağ-jağ otu, çörti (Beyaz lahana) ve çörti küpü görmem gerekiyordu. Caddeyi çıktığımda ışgın, mantarı ve cağ otunun turşusunu gördüm. Otun tadı sanırım gulik gibi, çok lezzetliydi. Otu kavurup önüme koyacak kimseyi bulamamıştım. Yapma tekniklerini kendilerinden görmek istiyordum. Mesai saatinde Valilik binasına uğradığımda, mesai saati çalıştıklarını, yemeğe çıktıklarını söylediler. Hemen yan tarafta yardımcılarına uğradığımda, “Elimizde bir çalışma yok” diyerek iki kelimeyle özetlediler. Teşekkür ederek kütüphaneye çıktığımda, çalışabileceğim bir kitap olmadığını gördüm. Şehirde çarşaf çarşaf Ankara’da fuar reklamları vardı. Caddeden aşağı inerken bir hanımın işletmesinde Muş köftesinin resmini gördüm ki, bizim içli köftenin yuvarlağıymış. Çalışacak bir şey bulamadığım için, kalmanın anlamı yoktu. Doğu’da gidiş gelişlerde çok rahat olan vip taksi en çok kullandıklarımdı ve taksilerinin dolmadığını, Kovancılar arabasını iptal ettiklerini söylediler. Onlara güvenmiştim ancak yapılacak bir şey yoktu. Otogara doğru yürüdüm ve gideceğim yolun ücretini bildiğim halde 20-25 TL olan yola, 30TL istediler ve yer yok dediler. Eğer kabul edersem, ağzına kadar yük ve insanla dolu olan yerli seyahat firması otobüste, sığıntı olarak gidecektim. Ortada, ayakta veya en önde, hostes koltuğunda. Aynı zorluğu Kars’tan Kovancılar’a gelirken yaşamıştım. Hem curcuna, hem kalabalık, muavin yol boyunca arabalara yer ayarlamaya çalışarak, durmadan konuşuyor, saatlerce Kars üniversitesinden çıkamıyorlardı ki oyalanarak arabayı ağzına kadar doldurmaya çalışıyorlardı. Şoförde vapur gibi sigara içiyordu. Muş’ta da böyle bir duruma benzer bir durumla karşı karşıyaydım ve tam anlamıyla ortada kalmıştım. Otogarda ise her kafadan ses çıkarak davranışları tuhaftı. Caddeden otogara yürürken ne kadar boş gezen kişi varsa, peşime takıldı ve üstelik “Çok güzelsin” gibi lafta atıyorlardı. Otogardan çıkıp yoldan geçen arabaya rastlama ümidiyle heykelin dibinde beklemeye başladım ancak peşime takılanlar, önümden ileri geri giderek, laf attıkları gibi, robot gibi direk bakanlar daha da çoğaldı, kıpırdayamıyordum. Parkı temizleyen görevlilerden yardım istediğim halde peşime takılanlar karşıya, sağa, sola dağılarak beklemeye koyuldular ve üzerimde bir tuhaflık olup olmadığını kontrol için defalarca baktığım halde, neye bakıyorlardı anlayamadım. Onlar bana, ben üzerime bakıyordum, oldukça rahatsız ediciydi. Sanırım yolda kaldığımı sanıyorlardı. Tekrar orayı ara, burayı ara, vip servisini ara derken, vip, sokakta bıraktığı bana, Van’dan gelen bir otobüs ayarladı ve bir saat kadar sokakta bekledikten sonra, otobüs geldi. Kovancılara kadar gittim. Kovancılardan her yere araba bulmak daha kolay olduğundan, önceden ayırttığım yere rahatça binerek, Dersime yola koyuldum. Akşamın ilerleyen saatlerinde benim ineceğim Valilik önünde ise, büyük bir eylem vardı. Ankara fuarında şehirlerine gelmiş bir kadın olarak misafirperver olmadıklarını, söyleyince, ne değişti, hiç bir şey. Bazen kültür öğrenmekte çektiğimiz zorluktan dolayı, o muhteşem yöre kültürünü yaşamak ve yaşatmak için, o şehirde doğmak gerekiyor. Dışarıdan gelen fazla kabul görmüyor. Bazı şehirler ise, artık sen buralısın diyor. Bizler her zaman yarımız ancak, sizlerle tamamlanırız. Boş saçmalıklarla uğraşmak yerine, kendi branşımı daha iyi temsil etmek için, kültürümü öğrenmeye çalışıyorum, suç, ne benim, ne sizin…
Bizler, rahat evimizi, tertemiz yatağımızı bırakıp, yollara düşmemizin sebebi, yemek, içmek değildir. Kültürümüzü yerinde öğrenmektir. Duymak ayrıdır, okumak ayrıdır, görmek ve yapmak çok farklıdır. Çalışmalarımızın %99 masrafı cebimizden çıkmaktadır. Misafir olduğumuz evlere karşı kendilerini evlerimizde ağırlamış, ihtiyaçları varsa gidermişiz, iş isteyenleri arkadaşlarımızla tanıştırmışız, arzu ettikleri birçok şeyi öğretmişiz, yediğimiz yemeğin bulaşığını da yıkamışızdır. Siirt’te büryan çalışmalarımızda, büryan kebabını yemek için para kabul etmediklerinden, tadına bakmadan gelmiştik ve o muhteşem lezzet aklımızdan çıkmadığı gibi, bir yerlerimize bir şey olur diye de korkmuştuk. Daha sonraki Siirt’e gittiğimizde, aynı yerde paramızı zorla ödemiş, rahatça tadına bakmıştık.
Öğrenciyken Artvin Yusufeli Gürcü köylerindeki beyaz patates tarlalarını, kazdıkları kuyularda saklama tekniklerini, tadını, geleneksel olarak yapılan kurtlu peynirlerini, çok merak ettiğim için, Artvin’den Yusufeli’ne iki saat kadar giderek Belediyeye girdiğimizde hiç ilgilenmemişlerdi. Yusufeli’ne gelirken Gürcü köylerine gidecek birkaç kişiyle tanışmış, köy muhtarına telefon açarak onlarla köye çıkmıştım. O gece, tüm köy yanıma gelmişti. Çok güzel çalışmalarımız olduğu gibi beni köydekiler ağlayarak göndermişlerdi. Tarlalarda çalışmış, patates kuyularına kürek sallamış, köy kadınlarının çileli yaşamını görmüştüm. Ayrılırken çocukları kendinden ayrı büyümüş bir kadının gözyaşlarıyla, yoğrulmuştum. O teyzenin yetim çocuğunun düğününü yapacağıma da söz vermiştim. Aradan geçen zamanda düğününe gidemesek de, düğün masraflarını karşıladık. Birkaç yıl sonra Feshane’de ve Ankara fuarında Yusufeli Belediyesinin insanları misafirliğe davet etmesi, alay eder gibiydi. Söylediklerini yapmadıklarını bizler yaşadık. Görüldüğü gibi, kimin kime faydası olacağı belli olmamaktadır.
Arapho kabilesi demiş ki, Gerçek misafirperverliğin olduğu yerde çok söze ihtiyaç yoktur.
Daha önceden hiç tanımadığımız şehirlerde, tanımadığımız insanlara karşı duyarsız kalamayıp birkaç çalışma örneğimiz olmuştur. Antakya’da da engelli iki kardeşlerimizi evlendirmek gibi. O GÜN, VE BİRKAÇ GÜN ÖNCESİ, ENGELLİ BİR İNSANIN ZOR YAŞAMINA ve MUTLULUĞUNA TANIK OLMUŞTUM. Konvoyumuz Antakya engelliler topluluğuydu. Davul zurna eşliğinde sokaklardan kır düğünümüze giderken, her şey durdu ve alkışlar konuştu. Antakya Uzunbağ Belediye Başkanı’nın bir ricamızla sponsor olduğu düğünümüzde, Kentin Belediye Başkanları ve Valilik eşliğinde nikah kıyıldı. Düğünde bireysel olarak bazı masrafları üstlenerek, evlilik yaşları geçmiş iki kardeşimizin yuva kurmalarını hızlandırmış olduk ve inanılmaz bir mutluluktu.
Böyle işlerin bizleri bulması, kısmetle alakalıdır. Kimin kime faydası olacağını bilemiyoruz işte. Gaziantep Şahinbey Kaymakamı müracaat ile sonuçlandırma arasındaki zamanı bir güne sığdırıp yaşatan, bu ülkenin gerçek kahramanlarından biridir. Hiç tanışmadığımız halde çözümsel yaklaşımı, bir insanın yaptıklarını insanlık ötesine taşıyabiliyor. Eşinden ayrılmış, bir kez kendi evimizde arkadaşımız vasıtasıyla ihtiyaçlarını anlatmak için karşılaştığımız kadın, mesleği olmadığı için, kültürümüzle hiçbir ilgisi olmayan makyaj malzemesi, ve temizlik ürünlerini pazarlıyordu. Gaziantep’i temsilen yemek işyeri açma önerimizi reddetmişti. Oysa gayet iyi yapabilirdi. Ağır malzemeleri taşırken romatizma hastalığı ilerlemesi sonucu aşırı yorulan, çocuklarını kazandıklarıyla okutan genç kadın, birkaç ay içinde hastalanıp, vefat etmiş. Eşi de kendisinden kısa bir zaman içinde vefat etmiş. Ortada çaresiz kalan yeni mezun bir delikanlı ve yaşı küçük genç kız, çok sağlıksız bir yerde yaşıyorlardı. Anneleri anlatmıştı. Hemen yetkili makamı ardık ve Kaymakam bey 2013-3014 neredeyse bir günde verilen karar, çocukların daha iyi şartlarda yaşamasına, taşınmasına, okumasına ve iş bulmasına sebep oldu. İşte bazen o anlarda Hızır gibi derler ya, çocuklara aile şevkati sağlamıştı. Görüşemesek de böyle bir amme hizmetine nasıl teşekkür edilebilir, hangi söz böyle hızlandırılmış iyiliğe yetebilir ki, kendisine en üst mevkileri, dilemekten başka. Sayfalara, satırlara sığmayacak kadar anlamlı çalışmaları, kültür sever kişilerle yaparken, kiminle karşılaşacağımızı, çalışmaların nasıl gideceğini hesap edemiyoruz. Rize’nin Fındıklı, Sümer köyünde çalışma yaptığımız gerçek bal çalışmalarımız, Kıbrıs’ta lokum ve Hellim peyniri çalıştığımız tanışmadığımız arkadaşlarımız, Kastamonu’da, Siirt’te,Bitlis’te Aydın’ da çalıştığımız kuyu kebabının farklılığını gösteren ustalarımız, Artvin’de çalıştığımız cağ kebabından kilolarca artan, çiğ kemik parçalarının ve kuyu kebabının kızarmış atık olmayan ancak katık olan kemiklerin çöpe gitmesiyle, ciğerlerimizin yanışı, Bodrum’un günlerce süren düğünlerinde, binlerce insanın doyurulması, çeyizler ve gelenekler ile yapılan diz boyu israfı, Diyarbakır kütüphanesinin muhteşemliği., bakır kaplardaki eşsiz yoğurdu, sokak kaymakçıları, eski ceza evlerinde yüzümüze vurulan acılar. Batman Midyat konuk evinde, sorduğumuz yöresel yemeği, “Parasını ödersen, yerken öğrenirsin” demeleri ve meşhur dedikleri yemeğin, et sotenin içine konulan çemenle, yemeğin isminin değiştiğini. Kültürü size yazsak ömrümüz yetmez, tatmaya kalksak devamı, bitmez
Doğu ve Güneydoğuda, kışın beyaza, baharda yeşile, sonbaharda altın başak rengine dönüşen tarlalar görülmeye değer yerler. Elinizi kolunuzu sallayarak gittiğiniz her şehir, size aslında kalbini bile serer.
BİTLİS-AHLAT bakir kalmış, Ahlat’ta Selçuklu mezarlığı ile ün salmış, sessiz, temiz ve kocaman gölüyle görülmeye değer ender yerlerden biridir. Siirt’ten Bitlis’e geçerken, yolda konuştuğumuz bir yolcu, o tarafa gittiğimizi söyleyince, bize hemen yer ayırttı. Son derece temiz ve şık olan Belediyenin misafirhanesinde ücretsiz bir gece konaklayıp sabah çıktık. Daha görmediğimiz Belediye Başkanına teşekkür ettik. Başkan olmasa da misafirperverlikte her şey yolundaydı.
Bazı illerde ise, yöresel çalışacak hiç bir şey bulamazsınız. Hepsi, giden yolcuya bir şeyler satma peşindedirler. Giden yolcu çalıştığı peyniri alırsa ne olur, onu da yazmak gerek. Erzurum Tortum çalışmalarımızda, yaptığımız on kg’lık çeçil peynirini, satın almıştık ve aşağı köylerden birinde muhteşem bir arazide yemyeşil bir doğal yaşam kuran muhtar ve Rize’den arılarını getiren balcı arkadaşlarımız, bizi Tortuma kadar indirmişti ve güzergah Ardahan’dı, Alapınar köy muhtarı yol parası verdirmemişti. ve yol 4 saat sürmüştü. Ardahan’dan Ankara’ya peyniri kargo yaptığımızda, günlerden Cumaydı. Cumartesi öğleden sonra ve Pazar günü çalışmayan kargo, ürünü hafta başından iki gün sonra, teslim etti. 4-5 gün yollarda perişan olan kargodaki peynir kokmuştu. Giden yolcunun alışveriş yapması mümkün değildir, kargocuların kapalı olmaları yüzünden, mümkün değildir. Van yöresinden gelen kargoda da aynı sıkıntıyı yaşamıştık. Gönderilen Tandır Lavaşı, bir haftada ulaşmayınca, kargoyu almamıştık ve içindeki oldukça fazla lavaş küflenmişti. Kargo, kendini gelmiş gibi göstererek tehditle çocuklara ürünü vermişti. Gelen lavaşlar olduğu gibi tavuklara gitmişti. Resmi olarak da ispatlanabilir bunlar. Ayrıca bazı illerde kargo, ilçeye günde veya haftada bir kez giriyor ve köylere yani mahalle olan yerlere de, ürün oldukça geç ulaşıyor. Buna bir çözüm ise, şimdilik mümkün görünmediğinden, uzun yollardan ürün getirirken, otobüsler tercih ediliyor. Otobüs kargoların kurulması için bir çalışma yapması gerekiyor.
Mesela Kıbrıs Lala Paşa camisinin önünde, Cami müezzini sabahın erken vaktinde, birine saz öğretirken rica edip yöresel müziklerinden Dillirgayı çaldırmış, beş dakikada çekmiştik. Teşekkür edip yolumuza devam etmiştik. İşte bu işler, bu kadar kolay. Bizim yapabileceğimiz bir şey varsa, yaparız, sizden rica edebiliriz, bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Kapınıza, şehrinize kadar gelen insanlar, kültür öğrenmek isterken sizi gördüğü gibi tanıtacağından emin olabilirsiniz. Yazılan, çizilenlerle yere vurmanın, yukarı çıkarmanın pek önemi yoktur. Çalışmalar nasıl yapılmış, kimler kucak açmış ve sonrasında insanlarımıza nasıl faydası olabilir, onunla ilgilenmek gerekir, sadece önemli olan budur. Bu demektir ki, kültürümüzün tanınmasında herkes sorumludur. Empati ve davranış biçimi insan yaşamında kapıların kapanması ve açılması konusunda kendiliğinden oluşan karşılıklı dayanışmadır.
Bernar Shaw demiş ki; BU