Ay parçası gibiydi... Görüp de sevmeyen hiç yoktu...
Sessizdi...
İri örgü saçları beline doğru uzanıyordu. Çocukluğunda ağladığını yada güldüğünü gören olmadı.
Çocuktu fakat kendisinin farklı olduğunu düşünüyordu...
İlkokulda sınıfa girdiği anda öğretmeni ona öğretmenler günü şarkısını mutlaka söyletirdi. Şarkıdan sonra bembeyaz yüzündeki al yanaklarını okşar, öper ve zeytin tanesi gözlerinin içine bakarak, koca bir "Aferin" derdi. Onu en çok öğretmeni severdi.
Kıbrıs savaşı konuşuluyordu, korkuyordu. Savaşın ne olduğunu bilmiyordu.
Okula gelmek istemiyordu çünkü, evde ders çalışamadığından ödevini yapamıyordu.
Eve gitmek istemiyordu . Evde şiddet vardı ve bu yüzünden çok mutsuzdu. Her sabah uyandığında evden çıkıp gitmek ve bir daha geri dönmemek üzere kaybolmak istiyordu ve bu planı için gizlice para biriktiriyordu.
Kimseye bir şey anlatamıyordu, utanıyordu...
Her akşam olduğunda odasına geçmeyi iple çekiyordu. Herkesin derin uykuya çekilmesini bekleyip, sessizce divanın altında bir mum yakar ve gizlice aldığı kitap, dergi gazete ne varsa baştan aşağı vazifesiymiş gibi okurdu. Kâğıt parçalarını okumak için poşetlere biriktirir, herşeyi okurdu. Okumadığı birşey kalmasın istiyordu.
Herşeyi bilmek, anlamak ve yorumlamak istiyordu.
Gazetelere yazı yazar ve yorum beklerdi. Kendisinden farklı ne düşünülüyor, bilmek istiyordu. O günlerde en çok ilgisini siyasetçiler çekiyordu... Siyasetçi olmak istiyordu çünkü yeni kanunlarla çocukları mutlu etmek istiyordu.
İçinde büyük bir bayrak sevgisi vardı ve tüm bayrakların resimlerine bakarak yabancı ülkelerin kültür köprüsü de olabilirdi. Tüm dünyayı yönetebilecek kadar güçlü hissediyordu kendisini bu küçücük yaşında...
9 yaşında ikinci sınıfa giderken 23 Nisan Çocuk Bayramında yavru kurt olmak istemişti. İstiyordu elbette ama istemek çocukça bir duyguydu…
BİR GÜN ÖNCE BAYRAKLARLA SÜSLENEN OKULUNA DEFALARCA BAKTI... BAYRAKLARA HAYRANDI. KIRMIZI BEYAZ AL BAYRAĞINA, DEFALARCA SARILDI...
Çünkü yarın bayramdı onun için. Çocuk Bayramı…
Eve hoplaya zıplaya giderken evdeki şiddeti unutmuştu.
Ertesi gün olduğunda okula gönderilmediği gibi, bir tonda dayak yemişti." Bayrama gidip neyi kutlayacaksın” !… Neyi kutlayacağını oda bilmiyordu, sadece kutlayacaktı. Çocukça oynayacaktı.
O gece, hatta ondan sonraki bir çok gece doğru dürüst uyumadı... Uyuyamadı...
Aklı çok karışıktı.
Nefreti öğrendi o gece kalbi…
Artık geceleri divan altında mum yakarak, anılarını yazmaya başlamıştı fakat yazarken uykuya dalıyor, uyandığında mum tahtanın üzerine yayılmış ve sönmüş oluyordu. Uyuduğunda saçları yanıp tutuşabilirdi. Ne mumun sönmesi, ne evdeki şiddet, onu yazmaktan ve okumaktan men edemedi.
Çocukluğunun korku dolu günleri, güvensiz bir gelecek, Kıbrıs gündemi, 12 Eylül ihtilâl öncesi karışıklık derken günler akıp geçiyor ve aile bağlarıyla ruhunun derinliklerindeki çöküntü, hızla derinleşiyordu. Öğretmenleri şiddet gören bu çocuğun sessiz derinliğinde açılan yaranın farkına varmışlar ve bir gün evine gelmişlerdi." Bu kız okumalı " Demişlerdi… O gün evde kıyamet kopmuştu . Öğretmenlerini kendisi çağırdı zannetmişlerdi oysa hiç bir şeyden haberi olmayan çocuk, ne olup bittiğinin farkında bile değildi. Kuralları anlayamayacak yaştaydı. Sadece itilip kakılıyor, zoraki birşeyler yaptırılıyordu.
Sokakta, evde, gazetelerde, her yerde kavga vardı. Hiç kimse birbiriyle geçinemiyordu. Zaten kimse kimseyi sevmiyordu. Kendisi de onları.
Sonraki günlerde ilkokuldan alınan diploma da yırtıldı, paramparça edildi, kendisi gibi...
İlkokuldan sonra okumak yokmuş. Arkadaşları ilkokul ikinci sınıftan alınmışlardı. Dayağa katlana katlana beşinci sınıfı hak etmişti bu küçük kız çocuğu…
Okumak gereksizmiş... Gerekmeyecekmiş... Büyümüş… Serpilmiş… Çok güzelmiş… Namusuna birşey gelmeden evlendirilecekmiş…
Evlenince kocasının parası yettiği kadar yetermiş…
Kız çocuğunun kendisine güveni tamdı. Evden kaçma şüphesi artınca, kimliği de ortadan kaldırıldı... Kağıt üzerindeki kimlik onun için önemli değildi, elinden gelse ismi dahil her şeyi silerdi.
Perişandı ancak bu sefer utanmıyordu…
İnsanca okuma ve yaşama hakkı istiyordu. Okumaya kararlıydı. Okuma hakkını almak için çalışacaktı. Darüşşafakayı istiyordu. Varlıkta yokluk daha kötüydü. 30 Ağustos Zafer bayramında çok yakınlarda bulunan polis karakoluna gidip olanları anlattığında eve geri teslim edileceğini asla tahmin bile etmemişti. Önce kendisine daha sonra polis ağabeylerine güvenmişti. Ama polis amcası ona inanmadı…Nihayetinde çocuktu… Polis küçük kıza biraz nasihat ettikten sonra elinden tutarak, babasına geri teslim etmişti.
Bu asi davranışın bedeli de ağır oldu. O gece kâbus gibi bir geceydi...
Falakayı o gün öğrendi... Yere yatırıldı ve maşayla ayakları yarılana kadar dövüldü ve kanayan yerlere tuz dökülerek yürütüldü. Örgülü uzun saçları dibinden kesildi, aile bağıyla birlikte.
Tam göğüslerine gelecek şekilde yumruklar atıldı... Göğüsleri yeni sertleşirken hem de.... O göğsüne insafsızca vurulan yumrukların acısını kim unutturabilirdi ki? Halen bugün bile acıyor…
Neredeydi çocuk hakları temsilcileri, öğretmenler…
Çocuklukta yaşanan bu tarifsiz acıya, hangi kanun nasıl bir ceza kesebilir ki…
Annesi sadece seyrediyordu... Sesini çıkaramıyordu her zamanki gibi... Eğer annesi suça iştirak ederse, bir ton sopada o yerdi... Yiyordu zaten... Kendisini ona, mahkum hissediyordu. En çok içerlediği şey, dayak değil, eziyetine seyirci olan annesiydi... Herkes anne olabilir miydi? Çocuğunun şiddet görmesine katlanabilir miydi? Her anne çocuğunu koruyabilir miydi…Hayır elbette. Defalarca yalvarmıştı annesine kendine güvenmesi için fakat oda kendisine inanmamıştı. Ayrılırsa aç kalmaktan korkuyordu.
Okumak suçtu... Okumak istemek de…Büyüklere karşı gelmekse, daha büyük suçtu...
İçindeki asilik daha da büyüdüğündeyse içindeki herşeyi kırıp döktü…
Yemedi, içmedi…
Yediği dayaktan sonra kendisini gün boyunca odasına kilitledi ve hiç kimseyle konuşmadan geceyi bekledi...
Belki de ölmesini istiyorlardı...
Bu şiddeti, sevgisiz bir aileyi hak etmemişti ancak kimin umurundaydı ki !...
Kim sessiz çığlıklarını duymuştu…
Kim, koruyabilirdi ailesinden kendisini...
Kim inanırdı.
Kim kucak açardı…
Kim çıkarsız yardım ederdi..
Pes etmedi. O küçük kız çocuğu kendisine inadı.
Gece olduğunda sefil düşüncelerle o evden çıktı... Arkasına bile bakmadan… Çocukça...
Herşeye çizgi çekerek...
Kimliksiz...
Çocukluğunu da bırakarak...
Sonramı ne oldu?
Okuyamadığı o okulun önünden hiç geçmedi.
Masum bir çocuğun sevgi dolu ortamda büyümesi gerekirken, çocuğa yapılan o zulmü asla affetmedi ve ailesini bir daha hiç görmedi.
Hayatı boyunca hem kitap kurdu oldu, okudu hem de öğrendiği her şeyi bilmeyenlere öğretti.
Eğitim onun için hayati gereklilikti.
Kitaplar onun en yakın ailesi oldu fakat geçmişte kalan okuma hakkından hala vazgeçmedi…
2014 yılında yerel basında çıkan 23 Nisan yazımız.
NOT: Türkiye'de birçok okula gönderilmeyen veya sadece okuma yazma söktüğünde ilkoklu ikinci sınıftan alınan çocuklara ithafen yazılmıştır.