Bir hayalin peşinden bu kadar yıl koşulur mu?
Koştum işte…
Ne için? TÜRKİYE İÇİN.
Hem karşılaşamadığımız ormanı kurmak hem de Türkiye’mizin mutfağında çalışarak değerlere bir çeki düzen vermek için.
Niyet samimi olunca denize düşen inci tanesi gibi derinliklerde kayboldum.
Kültürel zenginliğin çeşitliliğini gördükçe hayran oldum ve bu kadar çeşitlilik içeren değerleri öğrenmeden bu güzelim dünyadan göçüp gitmek istemedim.
Bilginin ilgiye benzediğini varsayarsak toplumsal çalışmalar yapmak için yemek bölümünü seçmek en akıllı seçimdi çünkü herkesin hayati ihtiyacı olan sofraya gösterişli bir yemek yaparsak, insanlar bir lokma almak için elini uzatacaktı.
Bu yöntem topluma ulaşmanın en doğru yöntemiydi.
2018 yılının Eylül ayında yiyecek içecekle ilgili okula yazıldığımda ilk birkaç ay çok zorluk çekmiş ve hayal kırıklığına uğramıştım çünkü bizim gibi ununu eleyip duvara asmış kişilerin hayat tecrübesiyle teknik bilgilerin buluşması daha ileri seviye olmalıydı. Bilhassa benim gibi hayali büyük bir kişiler için kapasiteleri yetersizdi. Öyle bir değersiz öğrenciydik ki doğru dürüst sınıfımız bile yoktu, dersler sanki yapılıyormuş gibi işleniyor fakat bizler atölyede döner sermayeye pay kalsın diye bedava çalıştırılan mutfak işçileri gibiydik.
Ders esnasında atölyede çalıştırılmamıza birkaç öğretmenim karşı çıkınca da tartışma çıkmıştı. Tartışma bizi de içine alınca öğretmenlerimizin bazıları bize tavır almıştı.
Böyle bir okuldan çıkıp hiçbir işletmede çalışamazdık bu duruma önlem almak için okul stajını fırsata çevirmek gerekiyordu.
İlk yıl staj olmadığı için hafta sonlarını değerlendirmek amacıyla İstanbul’daki tanınmış Osmanlı ve Anadolu mutfağının kapısını çaldım. Osmanlı mutfağında soğan kavurmayı öğrendiğimde hayatımda çok şey değişmişti.
Okulun ikinci yılında yetişmeme faydası dokunacak iki ayrı mutfak seçtim.
Biri İtalyan mutfağı diğeri Dünya mutfağında patisserie bölümüydü.
Mutfaklara stajyer olarak girdiğimde işletmelerin okul olduğunu anladım. Gerçek öğretmen işi öğretendi fakat mutfak sektörünün görünmeyen çirkin yüzünü gördüğümde düşüncelerimde daha farklı fikirler oluştu. Uzun saatler boyunca ispatlanamayan çalışma sömürüsü, gıdadaki hileler, katkı maddeleri, yerli kültürün yabancı hammaddelerle karışmış olması, küfür, taciz gibi birçok sorunla karşılaştım.
Geçmişten bugüne kadar karşılaştığımız veya etrafımızda gördüğümüz böyle bir düzeni kabul etmeyen beynim, bu işlere bir çekidüzen verilmesi gerektiğini çözdü.
Hatırladığım kadarıyla nerelerden alışveriş yapmışsam veya evde kullandığımız ne kadar markalı ürün varsa bu işletmelerin kapılarını çaldım.
Kırk yıl müşterisi olduğumuz baklavacı, durumumuz iyi olduğu halde taneyle aldığımız akide şekerci, çocukluğumuzdan bu yana içtiğimiz bozacı veya neredeyse tüm tatlı çeşitlerini yapan tahin helvacısı gibi işletmeler bu ülkenin evlatlarına kapılarını açmadı.
Bir ömür boyunca alış veriş yaptığımız bu işletmelere işimiz düşünce doğru tarif vermelerini bırakın sanki Türkiye’nin Atalarımızdan gelen değerlerin tek sahibi onlarmış gibi her şey kendi çocuklarına kalsın istiyorlardı ve ne acıdır ki, böyle bencil işletmeler işletmelerini kuran babalarını kaybettiklerinde de kardeşler birbirine düştü. Daha vahimi Türkiye’nin kazanmasını istemeyen ve sadece ceplerini dolduran bu hainlerin birçoğu battı.
İşte bu ülke böyle insanların elinden çok şeyler çekti. Doğduk büyüdük neredeyse yaşlanacağız tüm Türkiye’den kazandıkları paralarla doymadılar ve birde üstelik bizden kazandıkları paraları yurtdışlarına kaçırarak bize karşı kullandılar. Oysa bizim ülkemizde ahilik geleneği vardır.
Herkes patron olamaz fakat işçi de kalamaz.
Gençlerimize para kazanabilecekleri değerleri öğretseydik de, yabancı kültür gelip yerleşmeseydi ne kaybederdik.
Ülkesini, bayrağını, milletini sevmeyen böyle işletmeler yüzünden kadınların birçoğu meslek veya sahibi olmak, işe girmek için kapılarını açmayan böyle yerler yüzünden mevkili kişilere bizleri muhtaç bıraktı.
Okul süreci, stajyerlik, araştırmalarda karşılaştığımız bazı zorluklar, bizim gibi zamanında fırsat verilmemiş kapasitesi yüksek insanlarla karşılaşmaksa, içimizdeki çalışma ateşini daha da alevlendirdi.
Bir çalışmanın doğru dürüst ortaya çıkması ve söz hakkı sahibi olunması için önce kurumsallaşın dediler bize. Biz de öyle yaptık.
Aldığımız eğitimden sonra araştırmalarımız sürerken aile bireylerinden destek alarak okulumuzdaki birkaç öğretmenimiz, mutfaktan birkaç şefimiz, yörelerden sevdiklerimiz ve birkaç arkadaşımızla kurumsal yapımızı yani Toplum Geliştirme Derneğini kurduk. Amaç dünyanın hiçbir üniversitesinde veya Türkiye’de şimdiye kadar yapılmamış farklı bir öğretiyle Toplum Geliştirme Akademisini kurmak ve değerleri çalışıp gelecek kuşağa doğru taşıma için Yöresel Kültür sokağını oluşturmaktı.
Okul için gerekli adımları attıktan sonra, bizler halen umutla kavuşacağımız günü beklemekte ve en azından gayretle üzerinde çalışmaktayız.
YÖRESEL KÜLTÜR SOKAĞI, TÜRKİYE’NİN ARŞİV AMBARI OLACAKTI
Böyle çalışmalar öyle bir süreç ki sabırla birçok şeyin oluşmasını bekliyorsunuz.
Marka almak bile hem mali hem de çok uzun zaman alıyor fakat yılmadık son kuruşumuza kadar harcamaya hazırdık. Cebimizdeki tüm paramızı dernek üyelerimizin hiçbir katkısı olmadan gönül verdiğimiz bu işlere yatırdık ve parasız kaldığımız çok günler olduğu halde kendi başımızın çaresine yine kendimiz baktık.
Türkiye gibi bu kadar güçlü bir devlette neden doğru bilgiye, kültürel değerlere ulaşamadık çünkü bazı öğretmenler az çalıştı. Sadece maaşını aldı ve bizim gibi insanlara uzaktan acıyarak baktı.
Yıllar sonra olgunlaşma aşamalarında fark ettim ki zaten gelişmemizi istememişler ki veya bizim doğru dürüst öğretmenimiz olmadı.
Ne bizleri topluma doğru dürüst kazandıracak bir aile ne de bize yol gösterecek öğretmenimiz oldu.
Çok aradık faydalı kişileri ve işleri fakat bulamadık. Hiç kimse kapısını açmadı, dönüp bakmadı bile.
Ömrümüz boyunca öğrenmenin peşinden koşan bizler için doğru bilgiye kavuşmak oldukça önemliydi.
Sadece bu bizim değil tüm insanlığın ihtiyacıydı.
Toplumsal çalışmalar benim çocukluk hayalimdi. Çünkü kız çocuklarını okutmak istemeyen bir aileye sahip olmaksa, benim talihsizliğimdi. Divanın altına mum yakar elime geçirebildiğim, kitap, dergi, fotoroman ve pazardaki gazetelerden yapılmış kese kâğıtlarını söker okudum. Okutulmayacağımı anladığımda çok küçük yaşta aileme karşı oldukça büyük mücadeleler vermiş, evden ayrılmış, Darüşşafakaya gitmek için Polise sığınmış, Türkiye’nin en zengin iki ailesine beni kurtarmaları için mektup yazmış ve beklemiştim. Bu küçük kız çocuğu sesini hiç kimseye duyuramadı. Herkes görmemezlikten geldi fakat öğretmenim yine de evimize gelerek “Bu çocuğu okutun” demişti.
Birçok aileye göre evlenen kızların başında erkek olduğu için herhangi bir mesleğe veya işe ihtiyacı olmayacaktı fakat ne acıdır ki böyle bir durumda aileden kurtuluş olarak gördüğümüz evlilikler hemen arkasından cahilce edinilen hamilelik ve daha çocukken çocukça anne olmak hayatın daha da acımazsız yükünü, sırtımıza yükledi.
Mesleksizliğin verdiği vasıfsızlığa birde güzellik eklenince başa bela oluyor. Adım bile atamıyorsunuz tüm kötülükler pusuda bekliyor, tuzağa düşenlerse toplumsal bir şekilde harcanıyorlar.
Yazık değil mi harcanmış bu kuşağa…
BİR ÇOCUĞU SEVMEK AİLENİN, EĞİTİM VEREREK YETİŞTİRMEK HÜKÜMETİN, KORUMAKSA TOPLUMUN GÖREVİDİR FAKAT NEREDE O ŞANS ARKADAŞLAR.
NEREDEYSE HER BİRİMİZ AYNI YOLDAN GEÇTİK, BÜYÜK ZORLUKLAR ÇEKTİK, AYNI HER ŞEY NİHAYETİNDE KADINIZ.
Üzerine çizik attığımız geçmişe dönersek ”Dünü boş verelim, bugüne bakalım” felsefesinin neden gerekli olduğunu tecrübelerle edindik. Baştan sona değiştik. Birçok hatalarımızdan vazgeçtik, sevmediğimiz kişilerden, ismimizden ve cismimizden ayrıldık.
Şu güzelim dünyada Ah, vah! etmenin hiç bir şeye faydasının olmadığını fark ettik ve her zaman her şeye karşı kendimizi yetiştirmeye eksiklerimizi tamamlamaya gayret etmekteyiz.
BİRKAÇ ÖNEMLİ NOKTAYA DEĞİNMEK GEREKİRSE BİR ÇOCUK İÇİN EN BÜYÜK ŞANS AİLEDİR.
Eğer size hitap edecek aileniz yoksa hayat zorlaşıyor.
Dünyaya bir kız çocuğu olarak geldiğimiz için ilk sıkıntılar aile içinde oluşmaya başlamıştı çünkü kız çocuğu her türlü kötülüğe açık olduğu için birçok kişinin geçmişte yaşadığı korkular olduğundan aynı şeylerin çocuğun başına gelmesinden korkuluyor. Peki aile yapısı bozuk veya bir çocuğu yetiştiremeyecek kapasiteye sahip değillerse ne oluyor?
İşte tüm kötülükler böyle başlıyor. Yani önce aile de..
Toplumda ailenin, eğitimin, bilgilerin, belgelerin veya kanunların gücü bizim gibi çocukları yetiştirmeye ve korumaya yetmiş mi? Elbette hayır…
Aslında bir özlü söz yazmak gerekirse şu üstteki satırlar için “HİÇ KİMSE KİMSEYİ TAM OLARAK KORUYAMAZ BAZI ŞEYLERDEN YARA ALMADAN KURTULMUŞSAK, BU SADECE ŞANSTIR.”
Hayallerin peşinden koşma durumu da böyle bir şey. Onca itilmeye, kakılmaya, aşağılanmaya, durdurulmaya, şiddete, kötülüklere, harcanan gençliğimize rağmen bazı kişiler doğuştan böyle işler için yaratılmıştır. Bazı şeyler istemekle veya gayret etmekle oluşmuyor.
Eğer sen gönüllü çalışmalar için seçilmişsen, bu bir KADER.
Böyle güzel değerler, niyeti güzel doğru çalışan insanların melek gibi insanlara rastlaması sayesinde mesafe alıyor.
Tek başına yolculuğuna çıkmış olsak da bazı kişilerin basit dokunuşlarıyla hayatımız değişti. Harcanmış hayallerimizi sinemize çekerek insan olmanın erdemliliğiyle, bizim başımıza gelenlerin hiç kimsenin başına gelmemesi ve çektiğimiz zorlukları çekmemeleri için, kolları sıvadık.
O gün bugündür çalışıyoruz fakat sorunlarımızın en büyüğü kurumsal yapımızı da kurmuş olsak hiç kimse sizi önemsemiyor. Hepimizin karşılaştığı en önemli düşündüren gerçek.
Bilhassa kadınları mevkili aracılara muhtaç ederek başlarına bin türlü bela gelmesine sebep olan bu durumlar bitsin artık. Birbirimizle tanışmadan, çalışmalar hakkında bilgilendirmeden, işleri kolaylaştırmak için paslaşmadan nasıl bir tam çalışma çıkarabiliriz? Bu mümkün değil.
Makamda oturan birçok kişinin asıl amacı millete hizmet değil de nedir? Sorgulanmalıdır.
Dernek dediğimizde sanki yardım talep edecekmişiz gibi daha sizi dinlemeden susturuyorlar.
Yani ne kadar güzel yemek pişirirseniz pişirin karşınızdaki yemekten anlamıyorsa boş.
İşi ehline teslim etmek şart.
Hızla çoğalan nüfus artışına üç beş bakanlık yeterli değildir. Hayatın içindeki her alanın ayrı, ayrı bakanlığı olmalıdır çünkü herşey ayrı bir konudur.
Yani şu dünyada insanlar her şeyin bedelini ödemek veya bir iş öğrenmek için tertemiz dünyasını kirleten kişilerin yaptıklarını sinesine çekmek zorunda mı?
Böyle bir psikolojiyle bir kadın nasıl mutlu yaşayabilir veya bir çocuk yetiştirebilir.
KADINLARI VE ANNELERİ KORUMAK İÇİN SÖZDE DEĞİL ÖZDE, DEĞİŞİKLİK GEREKMEKTEDİR.
Türkiye için çalışan ve kültürel geleneği taşıyan herkes kişi veya kurum fark etmez artık protokolde mutlaka yeri olmalıdır. Hatta doğru dürüst çalışan ve topluma faydalı olan Dernekler veya Vakıflar gibi kurumsal yapılar dernekçiliği hafife alan ve kapısını açmayan kurumlarla içi içe çalışmalıdır.
Dernek açıp kumar oynatan, sadece yardım toplayan veya siyaset yapan yerler yüzünden gönüllü çalışmalar artık yıprandı. Eğlence dernekleri kulüp statüsünde olmalı, yardım toplayan cami dernekleri, yatırım dernekleri şekline dönüşmeli. Hiç bir çıkar gözetmeden çalışan derneklerin yıldızı olmalıdır ki, bir çalışma için bir makama telefon açtığında itibar görmelidir.
Hem gönüllü olmak hem de muhatap alınmamak sadece vakit kaybıdır ayrıca umut kırıcıdır.
Toplumun iyiyle kötüyü, çalışanla, çalışmayanı ayırma bilincinin oluşması gerekir.
Bu durumda bu kadar gayretin ne önemi var ki. Makam şımarığı olmuş bazı kişiler randevu talebimize cevap vermedikleri gibi, toplum içinde bir yerlerde görünce sanki hiç bir şey olmamış gibi genellikle suçu sekreter veya özel kalem müdürlerine atmaktadırlar.
Ben kim miyim? toplumsal çalışmalar için halen kendi kültürünü öğrenmeye çalışan biri.
İki yıl boyunca devletin malı yenmez denilen okuldan bir lokma yememiş, hiçbir çalışması için beş kuruş para talep etmemiş, Türkiye çalışmalarında kitap dolusu valizini yol yapımı yüzünden sürükleyemediği ve oteller dolu olduğu yer bulamadığı için Batman’da sokakta kalmış ve hastanenin acil servisinde sabahlamış biri.
Ayrıca öğrenirken bildiklerini öğreten, birçok ilde kapısı oluşmuş ve çok kişiyle Ankara’yla insani köprüler kurmuş kişi. Belki de hiç kimsenin yapamayacağını yapacak tek kişi…
Bizleri tanımamalarıysa kendilerinin ayıbı…
TOPLUMU GELİŞTİRMEK İÇİN ACİLEN BİRÇOK ŞEY ELDEN GEÇİRİLMELİ, KADINLAR ARADIKLARI DEĞERLERİNİ BULMALI.
YOLUN AÇIK OLSUN TÜRKİYEM, ELBET BİR GÜN BİZİM DE YÜZÜMÜZ GÜLECEK. UMUTSUZLUĞA KAPILMA LÜKSÜMÜZ YOK, ÇALIŞMAYA DEVAM ANCAK ARTIK KADINLARIN DEĞİL ERKEKLERİN GELİŞTİRİLMESİ GEREKİR Kİ, BİRAZ RAHAT EDELİM.
08.03.2018 KADINLAR GÜNÜ YAZISIDIR.